Hikmet Kıvılcımlı – Türkiye Halkının Örgütlendirilmesi

Aydınlık Sosyalist Dergi
Sayı: 10, Ağustos 1969

Modern çağda hiç kimsenin unutmaması gereken en büyük hakikat şudur: ÖRGÜTSÜZ MİLLET KÖLE MİLLETTİR!.. Tarihöncesi öğrenildikten sonra bu hakikat büsbütün daha büyük anlam kazandı. İnsanlar, sosyal örgütlülüklerini yitirdikleri günden beri ve yitirdikleri ölçüde köleleşmişlerdir.

İlkel sosyalist toplumda bir tek insan yoktu ki, KAN[1] örgütü dışında kalsın. Kan örgütü içinde yaşayan her kişi ise, hiç kimsece köle edilemez idi. Onun için, KAN örgütünden dışarıya atılmak (Batı Ortaçağında aforoz edilmek, bizim Alevilikte boykota uğramak [düşkün konuma düşmek]) ölümden beter sayılırdı.

Medeniyetin en büyük icadı: Toplumda büyük çoğunluğu örgütsüz bırakmak yoluyla, köleleştirmek ve bir avuç azınlığı, tepeden tırnağa örgütleyip efendi imtiyazına kavuşturmak oldu. “Hürriyet” bayrağıyla yığınları peşine takıp derebeyliği deviren kapitalist sınıfı başka türlü davranmadı. Size istediğiniz hürriyeti en bol keseden her zaman verdi: Yeter ki, siz işveren sınıfı gibi teşkilatlanmayasınız. Bir yol da sizi örgütsüz bıraktı mıydı, artık işiniz bitikti. Dünyanın ve ahretin bütün hürriyetleri sizin olsun: Ücret köleliğinin boyunduruğunu Zaloğlu Rüstem olsanız boynunuzdan çıkaramazsınız. Çünkü dağınıksınız. Bir avuç teşkilatlı adam, sizi, teker teker, tavşan avlar gibi avlar. Kaplan olsanız, dilediği tuzağa düşürüp, tutsak eder.

Tek sözle, insanın insanı ezip sömürebilmesi, örgütsüz bırakabilmesi sayesinde olur. Türkiye Halkının geri ülke sürüleri durumundan kurtulması, gerçekten, ünlü deyimiyle: “ÇAĞDAŞ UYGARLIK DÜZEYİNE” ulaşmış sahiden insan olması mı isteniyor? Bunun örgütlenmekten başka bir yolu yoktur. örgütlenmemiş insanın: İnsanlıkla ilgisi kopmuştur. Türkiye Halkı içinde biricik kurtuluş yolu adı ister “ÖRGÜT” olsun, ister “TEŞKİLÂT” olsun bir derli topluluk içinde organlaşmaktır, organize olmaktır. Yoksa, ne denirse densin… Halk köleliğin şu veya bu biçimi içinde zincirlenmiş kalacaktır.

Halkın örgütlenmesi ne demektir? Gelişigüzel bir parti, herhangi bir sendika veya kooperatif içine sokulması mı?

İşte bu nokta, hele bizde epey aydınlanmaya değer.

Halkın Örgütlenmesi Ne Demek Değildir?

Toplumda örgütsüz insan olur mu?

Kapitalizmde bütün üretim, üleşim, dağıtım, hatta yer yer tüketim araçları sistemlice örgütlenmiştir. Her fabrika, kapıcısından direktörüne, makinesinden düğmesine ve teline dek, belirli bir örgüt düzenidir. Bütün o sayısız sıkı ekonomik örgütlülük, elbet İşçi Sınıfı gibi dolaylı yoldan bütün halk yığınlarını da görünür görünmez örgütü içinde toplar. Ne var ki, bu örgütler, son duruşmada, hep işveren sınıfının egemen hesaplarına göre ayarlanmıştır. Halk o örgüt içindedir, ama o örgüte “halk örgütü” denilemez.

Bütün sosyal, politik, kültürel, hatta dincil alanların örgütlülüğü de böyledir. En ileri ülkelerden Amerika’da, İngiltere’de, Fransa’da on milyonlarca insan dernekler, kulüpler, sendikalar, birlikler, federasyonlar, konfederasyonlar ve benzerleriyle sarılıdırlar. En geri ülkelerde bile sürüyle Siyasi partiler, Siyasi cemiyetler ve benzerleri, halk yığınlarını, hatta gönüllü olarak oylarını seve seve toplayıp yönetirler. Okullar, kurslar, seminerler, kışlalar, poligonlar, camiler, kiliseler, havralar, hep birer örgüttürler. Bunların içinde en transandantal ülkülerle insancıl veya insanüstü değerler yığınlara aşılanır, benimsetilir, hatta bu örgütlerle kalabalık insan kümeleri kanlı alanlara koşturularak yürütülür.

Ancak, bütün o binbir ekonomik, politik örgütte “çanlar kimin için çalar”?

Önemli olan şey bu örgütler içinde yüz binlerce, milyonlarca insanın örgütlendirilmiş bulunması değildir. O örgütlerin hangi sosyal eğilim değirmenine su götürdüğüne bakılır. Yoksa, aslında toplumun kendisi en büyük örgüttür. Ama sosyal sınıflı toplumda egemen olan örgütlülük: Egemen sınıfın örgütlülüğüdür. Alt sınıflar ve halk, o aktif egemen örgütün içinde ağla tutulmuş balıklara benzerler. Halkı oltaya yakalanmış balık gibi sürükleyen örgütlere halk örgütü denemez.

Ona bakarsak, en bayağı koyun sürüsü de bir çeşit örgüttür. Sürünün başında çobanları, çoban yamakları, bekçi köpekleri, hatta sürü içinde çobanın en çok şımarttığı gözde koçları, her yerde başı çeken “kösemen” koyunları, tekeleri vb. bulunur. Bütün bu elemanlarıyla her sürü az çok “ÖRGÜTLENMİŞ” demektir. Ancak bu güdülen örgüte “koyunların örgütü” denilebilir mi?

Halkın Örgütlenmesi Ne Demektir?

Bugün TÜRKİYE HALKINI ÖRGÜTLENDİRMEK en önemli meseledir. Halkı örgütlendirme zinciri, hangi halkasından yakalanıp çekilecektir?

Bunu anlamak için, halk örgütü sözünün, herkesçe bilinse bile, bir daha ne anlama geldiği üzerinde açıklama yapmak gerekir. Meseleyi daha iyi göze çarptırmak için bir Amerikan Cumhurbaşkanı’nın demokrasiyi tarif edişindeki üç terimi göz önüne getirmeliyiz. Demokrasi: Halkın, halk ile birlikte, halk için ve halk tarafından idare edilmesidir. Demokratik bir ülkede halkın örgütlenmesi da, bu üç prensiple yürüyebilir. Halkın örgütlenmesi:

1) Halk ile birlikte örgütlenmek,

2) Halk için örgütlenmek,

3) Halk tarafından örgütlenmek…

Bu üç şartı derinliğine, genişliğine; inceliğine kalınlığına yerine getirmemiş olan bir örgüte ve örgütlenmeye halk örgütü yahut halk örgütlenmesi adı verilemez.

1- Halkla Birlikte Örgütlenme:

Doğrudan doğruya halk yığınlarının kendi örgütlerini kurmasıdır. Halk deyince, bu sözcüğün içinde kimler vardır?

Kısaca, en başta İŞÇİLER ile KÖYLÜLER vardır. Şu halde halkın örgütlenmesi deyince, doğrudan doğruya işçilerin ve köylülerin örgütlenmeleri akla gelir. Bunda en ufak bir aldanış, en gülünç veya en korkunç karışıklıklara yol açar.

Aşırı Lapalis’in hakikati gibi gelse de tekrarlamaktan ve bir daha tekrarlamaktan yılmayalım: Halkın örgütlenmesi, halkın yani madde üretimi yapan yığınların, işçilerle köylülerin örgütlenmesi olmalıdır.

Başka türlüsü olabilir mi?

Bizde ve her yerde oldu, oluyor ve olacak.

Örnek verelim. “CUMHURİYET HALK PARTİSİ” herkesin dilinde kısaca “HALK PARTİSİ”dir. Zaten ilk adı sadece “HALK PARTİSİ” idi. Ama bu örgüt gerçekten “HALKIN” partisi oldu mu? Açıkçası, Halk Partisi Türkiye’deki işçilerin ve köylülerin örgütü müdür?

Hatır için, yahut süs için, laf olsun diye konuşmayalım. İlerici CHP’lileri küçümsemek, halka karşı besledikleri aşk duygusunda eksik bulmak ve kimseleri kırmak için söylemiyoruz. Bir oldubitti olarak, Halk Partisi hiçbir zaman halkın partisi olmadı. Yani işçiler ve köylülerle birlikte kurulmadı, hatta böyle olmak için de herhangi bir iddiaya kalkışmadı.

“Halk Partisi”, bir sıra ilerici aydınların paravana rolünü oynadıkları ve tam halk dışı güçlerin perde ardından ağır bastıkları bir örgüt oldu. Yani onun adı “HALK PARTİSİ” idi.

2- Halk İçin Örgütlenme:

Halk Partisi’nin halk için ve halk uğruna yazmadığı destan, dökmediği öykü kalmadı. Kürsülerde, kitaplarda her şey hep kıyasıya halk uğruna feda edilmiş göründü. İlkin “TÜRK OCAKLARI”nda, sonra “HALKEVLERİ”nde takım takım süslü hanımlar ve beyler ara sıra köylere dek atlı, yaya, otomobillerle uğradılar. Dünyanın en parlak halkçı söylevlerini, en bilimcil halk sevgisi dolu sözcüklerle alkışlattılar. Yerine göre, yeni kurulan fabrikaların ürünlerine köylü yurttaşları alıştırmak için, çantalarından çıkarıp köylüye sundukları şekeri yemesini veya kumaş giymesini öğretmek istediler.

Bir zamanki “Demokrat Parti” (Türkçesi: HALKÇI PARTİ), sonra onun yerini tutan “Adalet Partisi” başka türlü halk âşıklığı gütmedi. Halk Partisi’nden daha baskın çıkmak için, benzin istasyonlarından ücra köylere doğru, kimi çarık giyip, kimi yalınayak yol aldılar. Halk için işkencelere katlanacaklarını ilân ettiler. Gezdikleri köyde, kentte fakir fukaranın ellerini sıktılar, sofralarına oturup çorbalarını kaşıkladılar. Böylece halkla birlik olmuş göründüler. Halk için yapmayacakları şey yoktu.

Bununla birlikte, her iki parti de, büyük halk yığınlarını peşlerinde sürükledikleri, onları kurtuluşa kavuşturmak için savaştıklarını söyledikleri halde, ne gördük?

Hiç değilse “ORTANIN SOLU” parolası atılmadan önce, bu halk fedaisi geçinen partilerin hiçbirisi köyde ve kentte: Tefeci-Bezirgânların sömürüsüne karşı gerçekten çalışan halkı ÖRGÜTLEMEDİLER. İşçileri ve köylüleri hep çil yavrusu gibi dağınık görmekten rahatsız olmadılar.

Beride ise, Bâbil çağından kalma eşraf, ayan ve hacıağalar, dişlerinden tırnaklarına dek hem örgütlü, hem bilinçli tutuldular. Hele en kodaman kapitalist ve emlak sahiplerini örgütlendirmiş bulunan Finans-Kapital, kanunların üstünde gizli davranışlar ve örgütlerle, her yerde hazır-nâzır bir güç oldu. Tefeci-Bezirgân örümcekleri, şehirde olduğu gibi, kasabada ve köyde dahi, “DEVLETÇİLİĞİMİZ” denilen örgütten yararlanıp yuvalarını sağlamlaştırdılar. Finans-Kapitalin güttüğü bu Tefeci-Bezirgân sınıfı, kendi kurduğu “DEMİRKIRAT” veya “KIR-AT” sembollü Adalet Partisi’ni değil, millî mücadele gelenekli Halk Partisi’ni bile pençesine geçirdi.

En sonunda, halk için belki çok iyi dileklerle kurulmuş Halk Partisi bile, “Memleketin efendisi” sayılmış köylüden, halktan kesinlikle tecrit edildi. Şimdi, “ORTANIN SOLU” parolasıyla bile, CHP, halkı içine düştüğü Finans-Kapital açmazından kolay kolay kurtaramıyor.

3- Halk Tarafından Örgütlenme:

Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde ilk Anayasa kurulurken, bir “HALKÇILIK PROGRAMI” düzülmüştü. Millî Mücadele günleri o Programı savunan milletvekilleri, çok ateşli nutuklar verdiler. Bu nutuklarda aynen: “Köylüler çarıklarıyla ve oraklarıyla, esnaflar önlükleriyle ve çekiçleriyle, işçiler kasketleriyle ve tulumlarıyla” çağrılıyorlardı. Halk kendi kılık kıyafetiyle, kendisi olarak Millet Meclisi’ne, bütün devlet kuruluşlarına ve memleket idaresine girecekti. Girebildi mi?

Girse Türkiye’de yarım yüzyıldan beri demokrasi tabanına oturmuş ve memleket gerçekten kalkınmış, dünyanın en ileri ülkeleri arasına girmiş bulunurdu. Olmadı.

Bugün Türkiye’de halkın örgütlenmesi deyince, Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin tuttuğu yoldan işe başlamalı. Türk milletinin o ilk heyecanlı realizmi canlanmalıdır. Halkın kendisiyle, halk için örgütlenmesi ancak ve yalnız HALK TARAFINDAN ÖRGÜTLER kurulması ve bu örgütlerin bütün ülkede ekonomik, sosyal, politik, kültürel, vb. örgütlerde bilfiil denetlemeyi ve güdümü ele alması gerekir. Yoksa, “HALK” sözcüğü kutsal bir blöf gibi insanları aldatmak üzere kullanılmış duruma düşebilir.

Birinci Kuvayimilliyecilerin bütün iyi dileklerine rağmen hiçbir şeyi en son duruşmada gerçekten HALK İÇİN yapamamış olmaları bir hakikattir. Bu ters sonucun baş nedeni: Hiçbir örgütün (ne Siyasi partilerin, ne ekonomik, sosyal ve askercil örgütlerin) hiçbir zaman HALK TARAFINDAN, halk için, halkça yapılmamış bulunmasıdır. Halkın kendi aklıyla ve eliyle kurmadığı bir örgüte, kendi inisiyatifini ve güdümünü vermesi beklenemezdi. Adı halk örgütü değil, kendisi halk örgütü olan bir örgüt, halk tarafından doğarsa, halk için düşünce ve davranışlar güçlenebilir.

Bu noktada HALKA GÜVENMEK birinci metottur. Halk cahildir, yahut geridir, başaramaz, beceremez kuruntuları, hep halkı tanımamaktan ve kendine güvenememekten, yahut yalnız hacıağalarla Finans-Kapitalistlere güvenmekten ileri gelir. Halk örgütü halktan başka her şeye dayanırsa, elbet ölü doğmuş olur. Yukarıki üç başlı, üç şarttan her üçü birlik olursa, doğacak örgüt halkın örgütü olur. Bu üç şarttan birisi yarım kalsa, halkın örgütü temelinden yıkılır.

Türkiye’de Halk Örgütlü müdür?

Bugün Türkiye’de tarihçe halkın, hatta milletin öncüsü, objektif olarak (eğilimleri ve örgütlenmeleriyle) İŞÇİ SINIFIMlZ’dır. İşçi Sınıfımızın ekonomik örgütleri genellikle yerli yabancı gangsterlerin elindedir. Ne kooperatifler, ne sendikalar sürüyle yerli-yabancı ajanların ve casusların saldırılarından yakasını kurtaramıyor. İşçi Sınıfımızın adına kurulan Siyasi örgütler bile, teoride burjuva sosyalizminin düşüncesine pay veriyor: Pratikte küçükburjuva sallantılarının aksak davranışlarına uğruyor.

Köylülüğümüz ise, 7 bin yıldan beri bırakıldığı dağ başında, kurda kuşa, cine şeytana ısmarlanmış bir şölen sofrasıdır. Örgüt bakımından derisi yüzülmüş kızıl et gibi: her mikrobun, her virüsün, her hastalığın, her illetin saldırısına açıktır. Köylülüğümüz, kangrene çevrilmek istenen çırılçıplak bir örgüt yoksulluğu ve yokluğu içinde kıvrandırılıyor.

Çalışan köylü yığınlarımızın, velev kendi içinden yetişmiş gangsterler elinde olsun, kendisine az çok bir derli topluluk getirecek en ufak ekonomik örgütü, sendika ve kooperatifi yoktur. Ancak yeni yeni girişkenlikler deneniyor. Siyasi örgüt bakımından sahnemizde KÖYLÜ adını bile duyurmak istemeyen eğilimler at koşturuyor. Köylü adını, yazılı olduğu tahtadan silen, Antika zorbalıkla Modern faşizm kargaşası bir aldatmaca buldatmaca orta-oyunu önünde elimiz kolumuz bağlı duruyoruz.

Bereket oynadıkları ortaoyunlarında Modern ve Antika zorbalıklar, kendi gözü kararmışlıklarıyla kendilerini halktan açıkça kopartıyorlar. Ve bu sersemlikleriyle övünüp kasılıyorlar. “CUMHURİYETÇİ KÖYLÜ MİLLET PARTİSİ” bu beyinsizliğin son örneklerini verdi. Yüzde yüz Finans-Kapitalin bir “KEŞ”ler partisi idi. Finans-Kapital, her ihtimale karşı böyle bir “KEŞ”ler topunu da alargada [yedekte, hazırda] tutmak istiyor. Yerli yabancı Finans-Kapital adına, Hitlervarî perçemler takarak, Stalinvarî Kafkas gömlekleri giyerek, “ERGENEKON ARSLANLIĞI” satan bu sözde partinin adından başka hiçbir yerinde: ne “CUMHURİYETÇİ”, ne “KÖYLÜ”, ne “MİLLET” adına sığacak bir zerre yoktu. Entelicens Servis, yahut CIA Türkiye’de bir Hilâfet’in veya Saltanat’ın kurulması gereğine inandığı gün: Cumhuriyet’in yerine “ABDÜLHAMİT”; istibdatlı “ULU HAKANLIĞI”, köylülerin başına 7 bin yıllık Şark Derebeyliği anlamında “BEYLİĞİ” geçirmekte birinci girişkin bu yeni “MİLLİYETÇİ HAREKET PARTİSİ” olabilirdi.

Böyle iken, Bölükbaşı’lar çağından kalma bir gelenekle o “Cumhuriyetçi-Köylü-Millet” sözcükleri demagojik bir etiket olarak sürüklenip duruyordu. Çok şükür, son kongresinde Nazilerin Gamalı-Haç’ına benzetilen Üç-Ay’ları (gizli polis şifresindeki üç aylı esrarcılığı) kendisine açıkça amblem yapamadıysa bile: Açıkça “Cumhuriyetçi” ve “Köylü” sözcüklerine dayanamayıp, onları bile adından çıkarıp attı.

Bütün bu örnekler ve sembolik tutumlar Türkiye’de nasıl halkın gerçekten örgütlenmesine değil, adına bile, işçi ve köylü sözcüklerine bile düşman olunduğunu ispatlar.

Ona rağmen Türkiye’de halkla, halk için, halk tarafından kurulmuş örgütler yok mudur?

Bu yönde başlıca iki eğilim göze çarpıyor.

1- Halk Partisi:

Pek eskidir. Geçmişteki uzun denemelerinden çıkmış acı sonuçlarla her gün biraz daha irkilerek karşılaşıyor. Bu SONUÇLAR yalnız CHP için acı değildir, memleket için büsbütün acıklıdır. Dünyada hiçbir yabancı baskısı altında kalmamak için Kurtuluş Savaşında zafer kazanmış Türkiye, Cumhuriyeti kuran Halk Partisi’nin elinde: 30 bin Amerikalının emrinde yüzlerce yabancı üssü olmak durumunda, sömürgeleştirme çabalarına açık alandır. O yüzden CHP içindeki ülkücüler: artık Finans-Kapitalin Türkiye yüzeyinde yaygın bir hacıağalar örgütü olmaktan kurtulma savaşındadır. “ORTANIN SOLU”: Birinci Kuvayimilliyecilik denemelerinden güç almaya çalışması gereken bir RÖNESANS olsa, yakışır.

Böyle bir gelişme ancak köylere dek dağılmış CHP örgütlerinin ve CHP yedeğindeki örgütlerin içine ve güdümüne sayısız köylü yurttaşlar girerlerse gerçekleşebilir. Oysa, 27 Mayıs ertesi Siyasi partilerin köylerde örgüt kurması yasaklanmakla, binilen dal kesilmiş bulunuyor. Halk Partisi, henüz bir “KÖYLÜ PARTİSİ” olmaktan çok uzaktır. Halk Partisi’nin üzerine geçmişteki yanlışların gelenek ve görenekleri çeki taşı gibi bütün ağırlığıyla çökmektedir.

2- İşçi Partisi:

Pek yenidir. Geçmişten kaynak almak şöyle dursun, dünün olumlu varlığından konu açanlar, daha dün Haysiyet Divanları ile parti dışına atılmak gibi sonuçlarla karşılaştılar. Bu sonuçlar yalnız TİP için değil, memleket için de acı olmaktan geri kalamazdı.

Dondurulmuş birkaç yüz bin oy, seçimden seçime milletin alınyazısını değiştirebilir miydi? Bu yönde epey ütopyalara yol açıldı. O yüzden TİP son iki kongresinde silkinmeye çalıştı. Artık burjuva sosyalizminin, Türkiye yüzeyinde kalmış yaygınca bir küçükburjuva aydınlar örgütü olmaktan kurtulma çabası ciddiye alınmalıdır. BİLİMCİL SOSYALİZM tezleri, geçmişteki ülke ve evren denemelerinden güç almaya çalışan bir RÖNESANS eğilimi olmalıdır.

Ancak, kimi şehirlere ve kasabalara dek ve tek tük köylere dek benekler atmış bulunan TİP örgütünün ve TİP yedeğindeki örgütlerin içine pek çok işçi yurttaşlar da girip çoğunluğu ve güdümü bilfiil ele almadıkça, İşçi Partisi henüz bir PROLETARYA PARTİSİ olmaktan uzak kaldığını görmezlikten gelmemelidir.

Böyle açık sözlülükler kimi POLİTİKACILAR’ın hoşlarına gitmeyebilir. O gibilere hiçbir kötüleme ve kötümserlik sıçratmaksızın, eskilerin bir deyimini anmaktan kendimizi almayalım: “KİŞİ NOKSANINI BİLMEK GİBİ İRFAN OLMAZ”… Osmanlıcanın “İRFAN” sözcüğü çok derin anlamlıdır. İRFAN: insanın yalnız BİLDİĞİNİ değil, BİLMEDİĞİNİ de rahatlıkla BİLİNCE çıkarması demektir. 7 bin yıllık gelenekçi DOĞU medeniyetleri için de, 5 yüz yıllık en modern BATI medeniyeti için de “İRFAN” bilimin en yüce basamağıdır. İnsanı alçaltmaz, tersine en sağlam gelişime eriştirir, “ERMİŞ”leştirir.

Kişi için gibi konmuş görünen irfan prensibi, gerçekte, toplum insanı ve örgütler için doğrudur. Türkiye’de gerçekten ve içten inançla HALK ÖRGÜTLERİ uğrunda yola çıkmış olanlar yalnız “BİLGİN” olmakla yetinirlerse, halk onlara “BİLGİÇ” damgasını vuruverir. Noksanlarımızı bilincimize çıkarmak, bizi daha eksiksiz kıldığı ölçüde güçlendirebilir. “Bilgiçlik” taslamaktan kurtarıp, “bilginlik”ten çok üstün olan “ÂRİF OLMAK” mertebesine yeder.

Eksik gediklerimizi bize gösterenler, ÖZ DÜŞMAN’larımız bile olsalar, onlara en derin teşekkürlerimizi borçlu oluruz. Yanlışımızı göstermekle, manen veya maddeten ölmedikse, yanlışlarımızı düzeltmemize, olgunlaşmamıza, daha güçlü yaşamamıza yol açtıkları için, düşmanlarımız bize en büyük DOSTLUĞU yapmış demektirler. Uyarmak, uyandırılmak gücümüze gitmemeli. Acı da gelse, hoşumuza gitmeli. Hekimlikte “ACILAR” iştah açıcı sayılırlar.

Halk Örgütlenmesi İçin Pratik Teklifler

Türkiye’de, halkı örgütlendirmenin pratik yollarını araştırmak için çaba ve söz harcayanlar azınlıkta kalıyor. Var olandan daha iyisi olamayacağı mı düşünülüyor? Yoksa olmayan örgütü yaratmaktansa, olana buyurmak mı daha kolay geliyor?

Bunlardan daha iyi veya daha başka örgüt olamaz, demek, var olan örgütlerin gelişemeyeceklerini, dolayısıyla ÖLÜ olduklarını, hatta yaşarken gömüldüklerini öne sürmektir. “Buyurma kıvancı”na gelince, buyurmak için bile ortada gerçekten buyurulmaya değer bir şeylerin bulunması gerekli değil midir?

Demek, her bakımdan, Türkiye’de halkın en verimlice örgütlenmesi uğrunda düşünce ve çaba harcamaktan çekinmek yersizdir. O yersiz durumda kalmamak için üzerinden vakit de geçmiş bulunsa, yapılmış kimi “TEKLİFLER”i iki sözcükle anmak gerekiyor. Çünkü, o yapılmış teklifler eski ve anı biçiminde de olsalar, onları zaman aşmış, ama olaylar henüz aşamamış görünüyor. Hele o tekliflerin gördükleri “MUAMELE”, anılmalarını büsbütün gerektiriyor.

O tekliflerin, hiç değilse yirmi otuz yıldan beri Türkçede yazılı, basılı biçimleri, kitapçıkları, kimi kişilerimizin elindedir; ellerinde bulundurmayanlar da, isterlerse, kolayca bulabilirler. Onları, işveren sınıfı yasaklamadığına göre, “solcuların” sansür etmelerinde yararlılık bulunmamalıdır. En gaddar ve satılmış Finans-Kapital zılgıtı altında bile o teklifler, uğradıkları haksız provokasyonlardan ve uzun kovuşturmadan sonra “kılıcının hakkına” BERAAT etmişlerdir. Burjuvazinin bile en anti-demokratik kanunlarla YASAK edemediğini, halkı sevenlerin, halk örgütlenmesini isteyenlerin kendi kendilerine yapmaları inanılır şey olmamakla birlikte, bizde olağandır. Şarkta her “Sahip-zuhur” tarihin birinci yılını kendisiyle başlatır.

Yapılmış her teklif, adı üstünde, en sonunda bir “teklif”tir: Kabul yahut reddedilebilir. Yeter ki kabulü de, reddi de teorice ve pratikçe işlenerek yapılmış olsun. Yapılmış her teklifin bütün iddiası: Yapılabilecek başka binlerce teklife bir ek veya başlangıç olmaktır. Nasıl “Bundan önce teklif yapılmamıştır” denilemezse, tıpkı öyle: “Bundan sonra başka teklif yapılamayacaktır” dahi denemez. Nitekim, yapılmış ve yapılacak başka teklifler olur diye, yapılanları elinin tersiyle itmeye bile tenezzül etmemek poz’ları, ne bir ülkeye, ne bir kişiye hiçbir şey kazandırmaz. Olsa olsa, açılacak yolu, bir süre daha molozlarla tıkar.

l- Gelişigüzel hevesle değil: Bir ömür boyu deneme ile özetlenmiş olmak,

2- Benzerlerince nedense bir türlü aşılmamış olmak,

3- İstenirse her zaman bulunmak… gibi üç niteliği bulunan bir kaç teklife işaret etmeden geçmeyelim:

A- 1935 yılı “İŞÇİ SINIFININ SOSYAL VARLIĞI”, “EMPERYALİZM-GEBEREN KAPİTALİZM”, 1937 yılı “DEMOKRASİ: TÜRKİYE EKONOMİ POLİTİKASI” gibi “Marksizm Bibliyoteği” ve “Emekçi Kütüphanesi” serisinde yayınlanmış incelemeler oldu. Bunlarda, Türkiye’nin nasıl bir FİNANS-KAPİTAL temeli üzerine oturtulduğu ve o temele göre hangi stratejik ve taktik mücadele parolaları ve biçimleri gerektiği, ekonomik ve sosyal Türkiye orijinalitesiiçinde örnekleriyle verilmiş bulunuyor. Parola: “ANTİEMPERYALİZM-ANTİFEODALİZM”dir. Aşama: “DEMOKRATİK İNKILÂP” (yeni sözcüklerle: “Demokratik Devrim”)’dir. Gerekçeleri birliktedir.

B-1954 yılı “KUVAYİMİLLİYECİLİĞİMİZ” gerekçesiyle, “SİYASETİMİZ” örneklemesiyle VATAN PARTİSİ kuruldu. 1957 seçimlerine katılıncaya dek, bu proleter ÖRGÜTÜ’ne karşı yapılmadık provokasyon ve baskı bırakılmadı. 1960 yılına dek adını duyurtmamak üzere (Amerikan Dışişleri Bakanı Türkiye’ye geldiği gün adı ve özü şantaj aracı gibi kullanılarak) o proleter örgütüne katılanlar gün ışığı gösterilmeyen karanlık yeraltı hücrelerinde işkencelere uğratıldılar. 2 yıl sonra İstanbul 2’nci Ağır Ceza Mahkemesince BERAAT ettirildiler. Filizî kaplı VATAN PARTİSİ TÜZÜĞÜ ve PROGRAMI geri alındı.

V.P. Tüzük ve Programının özelliği şudur: Bir işçi partisi bugün iktidara gelirse, akşama kalmadan ne yapılabilecekse onlar, açık olaylar ve rakamlarla verilmiş tekliflerdir. Genel teorik gerekçelere hiç kaçılmamıştır. Yalnız hemen yapılabilecek çözümler öne sürülmüştür. Hiçbir çözüm, ÖRGÜTLENME dışında ele alınmamıştır. Bütün çözümler, ilk sözünden, son sözcüğüne dek birbiriyle organik (örgütçül) bağlarıyla bağlıdır.

Ona rağmen, Türkiye’nin orijinalitesi üzerine işlenmiş teorik araştırmaların kompleksliğinden yılgın görünerek uzak duranlar, o aşırı basitleştirilmiş pratik uygulama tekliflerinin semtine bile uğramamaya özel özen gösterdiler. Oysa Vatan Partisi, hiçbir şey yapmadıysa, Türkiye’deki 30 yıllık sosyal güreşin deneylerini platformlaştıran bir ideolojik taban koydu. O taban üzerine en ufak tercüme ve aşırma kokusu taşımayan “genel durum muhasebesinden” yola çıktı. Türkiye’de “DEMOKRATİK İNKILÂP” aşamasındaki TAKTİK karakteristiğe uygun teklifleri işledi. Demokrasi, orada bir genel laf değil: Elle tutulur “HÜRRİYETLER” biçiminde verildi. “ENDÜSTRİ” konusunda “İŞÇİ SINIFI” problemi, “TOPRAK” konusunda köy ve köylülük problemleri, “İŞSİZLİK ve PAHALILIK” mekanizması ile popülarize edilerek çözümlere bağlandı. Terim tekerlemelerinden uzak kaldı.

Bütün bu uzun yıllar boyu aranmış, taranmış konular, hep “söylenmemiş söz söylemek” hevesiyle atlanınca, ister istemez bütün iyi dilekler ve coşkun “devrimci” atılganlıklar köksüz, boşlukta ve güdük kalmaktan kurtulamadı. Kimse çıkıp, anormalliğe değmeyince, kimsenin kaşı gözü için kelleyi koltuğa almamış olanların, her türlü küçükburjuva “tevazu” maskaralıklarına metelik vermeksizin, sorumluluk görevini bir yol daha yerine getirmeleri gerekti.

C- 1960 yılı 27 Mayıs sonrası, “kediye göre budu” bir “DEVRİM” önündeydik. “Dur bakalım, nâpıcak” denilemezdi. İşte orada “AŞAMA” yeni bir momentteydi. O momentin aktörlerine sunulan biri genel, ötekisi özel iki “MEKTUP” yahut “LÂYİHA”, sonradan basıldı: “İKİNCİ KUVAYİMİLLİYECİLİĞİMİZ”. En karmaşık gelen tarih tezinin: O andaki stratejik ve taktik aşamaya karşılık düşen uygulaması, ilkokula giden çocukların anlayabilecekleri dille yapıldı. Türk Ordusunun “DEVRİMCİ” geleneği, Türkiye gericiliğinin altta güreşen pehlivanlığı tarihçil nedenleriyle göze batırıldı.

Ekonomi açısından, Türkiye’deki ve dünyadaki Finans-Kapital oyununun bizi ve dünyayı hangi açmazlara soktuğu, resmî istatistiklerin rakamlı diliyle teker teker açıklandı. Bir yıldır Batı dünyasını Sırat köprüsü üzerinde sallandıran DOLAR-ALTIN oyunu sekiz yıl önce Türkiye’deki anomalileri ve yeni sömürge belirtileriyle sayılıp döküldü. “Bağımsızlık” üzerine koparılan kuru gürültülerin, bön kişileri oyalamaya yarayan bir kayıkçı dövüşü olduğu, olaylarla “saptandı-saplandı”.

Ancak bütün o iki kere iki dört ederce kesin açıklamalar, hemen HALKI ÖRGÜTLEME yörüngesine oturtuldu. 27 Mayıs “İKİNCİ KUVAYİMİLLİYE” denilen “Demokratik İnkılâp” idi. Atatürk devrimlerinin savunucusu olmakta samimî ise, tıpkı BİRİNCİ KUVAYİMİLLİYE denilen “Demokratik Devrim” üzerine Mustafa Kemal’in yaptığı gibi, Türkiye’de yeni bir SİYASÎ PARTİLER ayarlamasına gidilmesi gerektiği örnekleriyle anlatıldı.

“Bâlâdan [yukarıdan] EMİR” alır almaz, ansızın sahneyi tutuveren “SOSYALİZM”in “keskin nişancıları” bile söylenenleri kös dinlemişçe kulaklarının ardına attılar. 27 Mayıs, sistemli kaçamaklarla, önceden haber verildiği gibi “Gürsel’i götürdü” gericiliğin Antika Ve Modern kumunu çökertti. Yeni momentin durgun havasına göre yeniden teorik aydınlatmalar konağına girildi. Türkiye’de neden “HER ŞEY VATAN İÇİN” denilirken, “HER ŞEY ŞİRKETLER İÇİN” olduğu, 30 yıl sonra bir daha, bir daha tekrarlandı. “TARİH-DEVRİM-SOSYALİZM” kitabını çok koyu bulanların boğazlarına lâyık bir sulandırış ile “TÜRKİYE’DE KAPİTALİZMİN GELİŞİMİ”, Türkiye’de iki yüz yıldır “Morçilik” edilmiş müzmin “Demokratik Devrim” illetinin içyüzünü şöyle özetledi:

“Türkiye’de 1863’ten 1908 devrimine dek geçmiş 45 yıl içinde 5 şirket kurulmuştur. O 5 Finans-Kapital yuvacığı, koca İmparatorluğun başına gereken suyu dökmeye yetmiş artmıştır. Çünkü o 5 şirketin ardında ve içinde pusu kurarak TRUVA ATI gibi Türkiye kalesini fethe gelen ve kale içindeki BEŞİNCİ KOLLA, yani Bâbil çağından armağan kalmış TEFECİ-BEZİRGÂN Sermaye ile her türlü İŞBİRLİĞİ ve ELBİRLİĞİ yapan FİNANS-KAPİTAL hazretlerinin arkasında, halkın “YEDİ DÜVEL”, Osmanlı ketebesinin “DÜVEL’İ MUAZZAMA” dediği BATI KAPİTALİZMİ yatıyordu.” (s. 79)

Bugün hâlâ deryalar gibi “İktisatçı” geçinen ulemâmızın, Türkiye’de yüzlerce şirket har vurup harman savururken bile, yerli bir Finans-Kapital bulunmadığını ısıtıp ısıtıp temcit pilâvı ettikleri göz önüne getirilsin. Devrim strateji ve taktiğinin alfabesi olan SOSYAL SINIFLAR konusunda neden öyle domuzuna ezbereatmasyonculuktan kurtulamadığımız kendiliğinden anlaşılır. Sınıf ilişkilerini net görmeyenlerin ise, sınıf ÖRGÜTLERİ’nde ve HALKI ÖRGÜTLENDİRME işinde sade suya formül tekerlemelerinde şaşılacak bir yan kalır mı?

Kimsenin kusuruna bakılmasın. “Aman, çevirin kazı yanmasın, Devletlûm uyanmasın”. Derken 1964 yılına gelindi. Bir taşra sol dergisinde (Çaltı’da): “Silahların tenkidine varmayacak tenkit silahı” ile Türkiye İşçi Partisi’ndeki eksik gediklere şöyle değinecek olundu. “Vay, sen misin, Zât’ı şahanenin nefs’i hümâyunlarına toz konduran”? Öyle sayıldı; Çaltı kapattırıldı. Asıl teklifler “UYARMAK İÇİN UYANMALI, UYANMAK İÇİN UYARMALI” adlı pembe kaplı kitapçıkta, neredeyse, rica yollu yayınlandı. Hiç kimsenin “TAHT’I BAHTI OSMANÎSİ” konu değildi. Tersine “Ol saltanatın yerinde yeller esmemesi” için yalvarılıyordu.

İŞÇİ PARTİSİ örgüt olarak, ciddiye alındı. Hemen gerçekleştirilebilecek açık seçik teklifler denendi. Tekliflerin özeti: İşçi Sınıfımızla, köylü yığınlarımızın ekonomik ve politik örgütlenmelerine yarayacak zincirleme çözüm parolaları ve davranış biçimleri üzerineydi. Amerikan Emperyalizminin “Barış Gönüllüleri” köy imamının karısının neleri sevdiğini jurnal ederken, niçin “İŞÇİ GÖNÜLLÜLERİ” ve “KÖYLÜ GÖNÜLLÜLERİ”, “HALK GÖNÜLLÜLERİ” örgütlenmesin idi?

TİP içinde “Bizi köyde öldürtmek istiyor” fobisi “uyandı”. TİP dışında büyük “STRATEJİ” manevralarından kimseye “KAFASINI KAŞIYACAK” vakit kalmadı. Tekliflerse, öldürücü değil, yaşatıcı olabilirlerdi: Gerçek strateji ve taktik aşamasının elle tutulur yerli malı uygulamaları idi. İçlerinde yapılamayacak, yahut “yüksek teori”ye aykırı hiç bir şey gösterilmedi. Tekliflerin kendileri dışında kalmış küçükburjuva eğilimleriyle, akla sığmaz alerjiler kışkırtıldı. Tekliflerle, sanki pişmiş aşa su katılmıştı. Üzerlerinde bir an pratikçe durmaya kalkışanlar, Tanrı Zeus’ların görünür, görünmez oklarıyla yıldırımlandılar. Ve konu güme gitmiş duruma sokuldu.

Bu kısa olduğunca nankör hatırlatmayı neden yaptık?

Belki zararın neresinden dönülürse kâr olur diye. Öylesine elle tutulur konular, belirli sürelerce hasıraltı edilemez değildirler. Marks Usta ona “SUSUŞ KUMKUMASI” (conspiration de silence) demiş ve geçmiştir. Yakınmaya değmez. Batıda “SUSUŞ KUMKUMASI” denilen davranışa, ne denli eskiysek o denli alışığızdır. Türkiye’de halktan ve devrimcilerden gelen her dilekçenin üzerine oturuvermek, yüzyıllardan beri uygulanır. Bizim Antika “Erbâb’ı umûr”umuz [yöneticilerimiz]: heybet versin diye takındıkları kavuk, cübbe ve pozlarıyla, hasır üstündeki şilteye oturup, halkın dileklerini dinlerlerdi. Hoşlarına gitmeyen şeyleri, oturdukları hasırın altına iteleyi iteleyiverirlerdi. O “Büyük adam”ların o denli “Büyük işleri” vardı ki, birtakım “Neydiğü belirsiz”lerden veya “Başıbozuk”lardan iletilmiş ufak tefek tekliflerle değerli vakitlerine kıyamazlardı. Böyle battı Osmanlı İmparatorluğu.

Sosyalizmin Krallarına, İmparatorlarına, Komutanlarına, Başbuğlarına selâm olsun. İkinci Emperyalist Evren Savaşı’ndan önce ve sonra yapılmış halkı örgütlemetekliflerini sağlı sollu insanlarımız, artık “susuş kumkuması” kesilip “hasıraltı” ediş büyüklüklerinden sakınsalar hem halkımız için, hem kendileri için iyi olur sanıyoruz. Her teklifi yapan “HASIM” olsa ve “Karınca” kadar önemsiz de bulunsa gözden kaçırmamalı. İşimize gelmese bile, belki daha olumlu çağrışımlara kapı açar. Halkımızın “Hasmın karınca da olsa önemse” sözü boşuna tutmamıştır.

Ekonomik ve politik alanda HALKI ÖRGÜTLENDİRMEK üzerine şimdilik başka TEKLİF yapmıyoruz. Unutulmuş geçenleri diriltmekle işe başlanabilir. Geçmiş teklifler yanlışsalar, düzeltilirler. Eksikseler, tümleştirilebilirler. Yoksalar bile, var edilebilirler. Ancak onları hiç olmamışa döndürmek, bugünkü HALK ÖRGÜTLENMESİ boşluğunda direnmeye varır. Görülebildiği kadarıyla, henüz MİNİMA PROGRAM üzerinde eski teklifler düzeyine varılamamıştır. O yüzden varılmamış bulunan düzey bir türlü aşılamıyor. Onları aştık sanısıyla gösterilen pehlivan atılışları, boşlukta tehlikeli perende atmaya benziyor.

Niye elde hazır ve kendine göre sınanmış tutamaklar varken eli boş kalmalı? “Daha iyi” ortaya konulmadan, “Az iyi” düşmanlığı kime yarar? Yeni SENTEZ mi aranacak? Evet, her sentez elbet eski tezle antitezin inkârıdır. Ama bu “İNKÂR”: Eski tezle antitezin sübjektif mantıkla yok sayılması değildir. Objektif gerçekliğin gelişimi içinde maddeci diyalektikle, yani TENKİT silahıyla inkâr edilmek ciddiye alınabilir. Yoksa, ortada ne prensip, doktrin ve ne de düşünce ve davranışın gelişimi olamazdı.

Halk Örgütlerinin Yönelişi

Bugün, halkı örgütleme yolunda, ÖRGÜTLENMENİN KENDİSİ bir yana bırakılmış, örgütlerin YÖNELİŞ’leri, DAVRANIŞ’ları kızışkın tartışmalara konu ediliyor.

Doğrusu, yönü ve davranışı belirsiz örgütün olması ile olmayışı arasında büyük ayırt yapılamaz. Bu bakımdan, tek yanlı kalmamak şartıyla, yönün yakıcı önemi üzerinde durulmalıdır. Bunun en iyi örneği, büyük gürültülerle ortaya atılan bir zamanki YÖN dergisinin, Türkiye’de YÖNSÜZLÜĞÜ fikirleştirmeye kalkması yüzünden uğradığı sonuçtur. Dağ bir fare doğurmuştur. Çünkü, adı YÖN olan bu dergi, daha doğarken, Kadroculuk adını alan bir LÜMPEN İDEOLOJİ’nin (Paçavra Fikriyatın) “Devletçiliğimiz” üzerine kıvırdığı süprüntülük düşünceleri, gençliğe ve devrimciliğe neredeyse “Üstad” yönü diye yutturmaya çalışmıştır.

O yüzden, daha satışı yerinde iken SOL yanda kendisince bir küçükburjuva “Hayır-Şer” felsefesi yapmış, sosyalistleri “İyi-Kötü” ayrımında parçalamış, kırk yıllık satılmış ajanları ülkü kabadayıları gibi piyasaya sürmüştür. Böylesine yönsüz bir davranışın, herhangi sağlam temelli bir ÖRGÜT yaratması şöyle dursun, doğmuş örgütleri, yönsüzlükler içinde yozlaştırıp soysuzlaştıracağı kendiliğinden belliydi. Ve öyle de oldu. “Ne kendi eyledi rahat, ne düşünceye verdi huzur…”

O sapıtma madalyasının öbür yönü de ÖRGÜT dışında, YIĞIN ve BİLİNÇ ÖRGÜTÜ ötesinde, fizik ötesi hakikatler aranışını andıran yön iddiaları olur. Bizde her önüne gelen, öyle sanıyor ki: Örgüt kurmayı herkes, çarşıda mal satın almakta olduğu gibi, anadan doğma bilir. Onu bilir de, örgütün yönelişinde kimse ne yaptığını bilmez. Örgüt ile yönelişi birbirinden nasıl ayrılabilir? Orası hiç açıklanmaz. O zaman, ne YIĞIN ÖRGÜTÜ, ne BİLİNÇ ÖRGÜTÜ bir türlü yörüngesine oturamaz. Birtakımdüzmece tarikat şıhları, yığından bıçakla kesilmişçe kopuk, teoride büsbütün yırtık pırtık teyelleme müritçikler, ortalıkta “Hû!” çeker dururlar.

Oysa, modern çağdayız. 14 yüzyıldan beri bizim Hazret’i Muhammed “Hâtemel Enbiyayım: Peygamberlerin Sonuncusuyum!” demeyi bilmiştir. O gün bugün, sihir, büyü, nefes bitmiştir. Bilinçli ÖRGÜTE dayanmıyorsa, kimse kimsenin “Keramet”ine inanmıyor. İnsanca yan yana, yahut karşı karşıya gelip, düşünce ve davranışların ölçülüp tartışılması gerekiyor. Delideryalı “cezbe dervişliği antika yıkılış çağları için ağrı kesici bir içki idi.” Tek başına varlık: “Ya Allah, ya Şeytan” eskidenmiş. Bugün tek başına kişiye ya “ANARŞİST” yahut “KAÇIK” deniyor. Bir kişiyse, en az bir kişi daha bulacak; üç kişiyse, mutlak bir araya gelip belirli ÖRGÜT’ün düşünce ve davranış DİSİPLİN’ine uyacak. Yoksa, devenin kuyruğuna dönülür. Kırk yıl, ne uzanılır, ne kısalınır.

İşin modern maddeci diyalektiği unutulmamak şartıyla, ortadaki örgütlerin yönelişleri doğrultusunda araştırmalar, her zaman yapılabilir. Ve bu araştırmalar, küçükburjuva yırtınmalarına düşmemek, dozunu kaçırmamak şartıyla, kimsenin tekelinde sayılamaz. Birçok düşünce ve davranışları, birçok ikircikliklerden, sallantı ve eğreltilerden kurtarmak birinci problem olur. Nitekim, başlıca ikirciklikler, sallantılar ve eğreltiler, halkı örgütlemenin STRATEJİ ve TAKTİĞİ üzerinde odaklaşıyor.

Bugün Türkiye bir “Devrim” içinde mi bulunuyor?

Bunu ciddi ciddi soran akıllı gençler çok.

Dünya bir bunalımlar ve devrimler çağı içindedir. Türkiye o dünyanın bir parçası olarak: Bunalımlar ve devrimler çağı içinde yaşıyor. Ancak, öyle bir genel çağda olmak başka şeydir; o çağın özel DEVRİM KONAĞINI yaşamak başka şeydir.

Bulunduğumuz çağda, arka arkaya bir sıra, hatta bir sürü bunalımlar ve devrimler oldu, oluyor, olacak. O devrimlerin kendileri ayrı konaklardır; o devrimler arasında da bir sıra, hatta bir sürü durgunluk, birikme ve evrim konakları geçer. O birikim, evrim konakları da başlı başlarına ayrı konaklardır. Şimdiki (diyelim: 1969 Nisan 10 günü) Türkiye bir atlayan DEVRİM konağında mıdır, yoksa biriken EVRİM konağında mıdır?

En son 27 MAYIS olayı geçti. O bir DEVRİM konağı adını alabilir. Üretici güçleri, yani: İşgücü ile teknik gücü engelleyen üretim ilişkilerini (domuzuna sömürü ve sosyal haklara baskı düzenini) az çok düzeltti. Cinayet sayılan “Sosyalizm” eğilimi 27 Mayıs ardından az çok bilince çıktı. Bu bakımlardan 27 Mayıs’ı, “kediye göre budu” bir devrim saymamak yanlıştır.

27 Mayıs nasıl bir devrimdir?

“DEMOKRATİK DEVRİM”dir.

27 Mayıs “MİLLΔ midir?

Bütünüyle milleti kapladığına göre millîdir. Gerçi millet, AKTİF davranışı ile devrim AKSİYONUNA kalkışmadı. Ama, genç ordu güçlerinin kollektif aksiyonuna, önce iyimser tarafsız kalışıyla, sonra yeni Anayasayı benimseyişi ile, yapılmış İKTİDAR değişikliğine, yani zorlu devrime millet OY verdi. O bakımdan da, 27 Mayıs, Mustafa Kemal’in güttüğü Birinci Kuvayimilliye, Birinci Kurtuluş Savaşı adlı “Millî Demokratik Devrim”in açtığı yolda, İkinci Kuvayimilliyecilik, yahut ikinci Kurtuluş Savaşı, yahut “YENİ KURTULUŞ MÜCADELESİ” diyebileceğimiz “İkinci Millî Demokratik Devrim”in bir konağı olmuştur.

Şimdi 27 Mayıs olayının neresindeyiz?

Herhalde “DEVRİM KONAĞI” içinde değiliz. Bunu anlamak için Büyük Millet Meclisine bir göz atmak bile yeter. Bir ara İsmet İnönü’yü ayakta dakikalarca alkışlayarak bir kurtarıcı (27 Mayıs Devriminden kurtarıcı) olarak selamlayan, Paşa’nın çizmesini yalayan Finans Kapital Partisi, ilk fırsatta, Washington’dan işareti alır almaz, önce Paşa’yı alaşağı etti. Sonra “MİLLÎ BİRLİK KOMİTESİ” geleneğini sürdüren Tabiî Senatörleri Anayasaya aldırmaksızın “DEMİRKIRAT”ın nalları altında çiğnemeye çalışıyor.

Öyleyse, geçirilmiş kısa 27 Mayıs devrim konağından ötelerdeyiz. Sonra gelen 9 yıllık birikiş ve EVRİM konağındayız. Onun için şimdi, bir devrim konağı stratejisini, yahut devrim konağı taktiğini uygulanır görmeye kalkışamayız. Hiç değilse doğrudan doğruya, dolaysız “DEVRİM” görevleri ile karşı karşıya bulunmuyoruz. Sosyal açıdan devrim mücadeleleri, devrim örgütleri, devrim parolaları (son zamanlar: “Soğan” benzeri deyimiyle “Slogan”ları) ve devrim biçimleri günün TAKTİĞİ olamaz.

Hangi OBJEKTİF durumdayız?

Biriken EVRİM konağındayız.

Bu birikim: çıkış-yükseliş halinde midir, iniş-alçalış halinde midir? Bu tartışılabilir. Dünya gidişiyle çok canlıca esinlenen GENÇLİK hareketleri bakımından çıkış,yükseliş eğilimindeyiz. Gerçek sosyal çevrimin ancak büyük YIĞIN hareketi ile motorunu bulacağı düşünülürse, işçi ve köylü yığınlarımızın henüz gençlik ölçüsünde bilinçli ve enerjik bir davranış gösterdiği söylenemez. Yalnız, gangster sendikacılar elinde bile ekonomik hareket ve grev’lerin gelişmesi, yer yer toprak meselesinde köylülerimizin bilinçli yurttaşlık haklarını savunma girişkenliklerine tek tük de olsa katılmaları özel bir karakter kazanıyor.

EVRİM konağında strateji denildi mi, sırf strateji olarak (Kesin anda karşıt güçlerin en zayıf yerine, ileri güçlerin irisini yığma) ana prensibi elbet başta tutulur. Ancak: “KESİN ANI SEÇMEK-KESİN VURUŞU YAPMAK” konu değildir. Onun için: STRATEJİ İÇİNDE TAKTİK ve TAKTİK OLARAK TAKTİK biçimleri, parolaları günün konusu olur.

Strateji İçinde Taktik:

Bize, evrim konağının ÇIKIŞ basamağında mı, yoksa İNİŞ basamağında mı bulunduğumuzu araştırıp gösterir.

Taktik Olarak Taktik:

O iki basamaktan hangisine en uygun düşecek MÜCADELE ve ÖRGÜT BİÇİM’lerini ve PAROLA’larını, önce BİZE uygulama yollarını belirtir, sonra YIĞINLARA benimsetme ve benimseme yollarını belirtir.

Türkçeye “İKİ TAKTİK” adlı kitapçık çevrildi çevrileli, onu yeni okudukları için tebrik edilmeleri gereken sosyalistlerimiz arasında, sosyalizmin o açıdan teorisi ve pratiği üzerine epey eleştiriler geçti. Bu tartışmaların hepsini izleyebildiğimizi söyleyemeyiz. En göze çarpanlarından, görebildiğimiz kadarıyla yetinerek hepsine bakınca, iki eksik gözümüze çarpıyor:

1- Her şeyden önce, yukarıda değindiğimiz gibi, meselenin, KONULUŞU net olmuyor. Doğru ve yanlış KONULAR’dan çok, yenilmiş veya yenmiş KOYANLAR önem alıyor. İki şey birbirinden ayrılamazsa da karıştırılmamalıdır da. Örneğin Vatan Partisi yenildiği için onun prensipleri atlanıyor. O zaman Türkiye’nin 50 yıllık sosyalizmine sövülüyor!

2- Sonra, STRATEJİ AŞAMASI der demez, her şey kendiliğinden çözümlenivermiş gibi düşünülüyor. Oysa, her strateji aşamasının her ülkede, her çağda ayrı ORİJİNALLİĞİ önem kazanır. Bu orijinalliğe damgasını vuran SOSYAL SINIFLAR karakteristiği genel formüllerle geçiştirilemez. Az çok “Uzun ömürlü, çok sabırlı”, epey nankör derinliğine araştırmalar ister. Hiç değilse devrimci kadro, o araştırmalarda önü sonunu tutar düşünceli ve davranışlı olmalıdır.

“DEMOKRATİK DEVRİM” parolası üzerinde durulması çok iyi oldu. Bir yanda kişi çekişmesi gibi gösterilmek istenen düşünce ve davranışların ÇERÇEVE’sini olsun açıkladı! Öte yandan, düşünce ve davranışların belirli disiplinle konulup çözülmesine kapı açtı. Ayrıca, her parola gibi: Basit bir formül olarak, hele aydın gençler arasında çabuk ve kolay tekrarlanması olağanlaştı.

Bununla birlikte stratejide olsun taktikte olsun: PAROLA, dört başlıca elemandan yalnız bir taneciğidir. O parola mutlak bir BİÇİM veya MUHTEVA (ÖZ) kazanmalıdır. O parola ile biçim, mutlaka MÜCADELE ÖRGÜT elemanlarına eksiksizce ve sağlamca kavuşmalıdır. Yoksa, bir parola ile, ordusuz, kurmaysız, haritasız, taktiksiz, yedek güçsüz bir “Başbuğ”un büyük bir meydan muharebesini kazanabileceği gibi, en azından tuhaf bir şövalyeliğe düşülmüş bulunulur.

Türkiye’de sosyal düşünce ve davranışlar üzerine yapılacak eleştiri ve tartışmaları yörüngesine oturtmanın zamanı gelmiştir Yörünge, artık boş palavracılıktan kurtarılmak isteniyorsa bir tek çıkar yol kalmıştır: Sosyalist Partinin Minima (asgarî, en az) Programı’nı namusluca ele almak ve uygulamaktır. Zerrece okuduğunu anlayan Sosyalist için, Türkiye’de en gelişkin Minima Program: 1954’ten 1960’a dek savaşmış bulunan ve 141’inci maddeyle suçlanamayacağı Muhkem Kaziyye haline gelmiş olan Vatan Partisi’nin (Tüzüğü-Programı-Gerekçesi-Yayınları-Eylemleri) ile tüm Teorisi ve Pratiği’dir..

TİP ancak o teori ve pratik açısından değerlendirilebilir.

[1] İlkel sosyalist konaktaki kabilelerin örgütlenme, bir arada yaşama yöntemi

Yoruma kapalı.