Hikmet Kıvılcımlı – Şefik Hüsnü ve Reşat Fuat Üzerine

Türk Solu 20 Ağustos 1968

I. – İKİ TEMELDİREĞİ

Müslüman Türkiye’nin fakir fukara emekçi yığınlarının gerçek ülküsü, temel direklerinden birini yitirdi. Fakir fukaranın kurtuluş yolunda yani PROLETARYA SOSYALİZMİ yolunda Reşat Fuat Baraner kardeşimizin GELGEÇ varlığını toprağa verdik. Hepimiz oradan geldik, oraya gideceğiz. Varlığın tek değişmez kanunu bu.

Namık Kemal: “Dünyaya geliş hüner değildir” demiş. Doğru. Gelişte hiç kimsenin bir “hüner”i yok. Ama “GİDİŞ” elbet hünerdir. Tutulacak yolu seçmek hünerdir. Seçilen yolda hiç sapmadan yürümeyi bilmek hünerdir. İnanç yolunda sonuna dek, dağları göğüsleye göğüsleye, cöngül ormanlarını aça aça ilerlemek hünerdir.

Atina Kentinin peygamberi Solon, bizim vaktiyle Karya adını almış Ege toprağımızda Dünya hazinelerine sahip Kaarun’a: “Sonunu bilmiyorum” demişti. Ve Kaarun, alevler içinde yanarken: “Solon! Solon!” diye inlemişti. Sonuna dek, gözünü budaktan sakınmaksızın, inanç yolunda ŞAŞIRMAMIŞ, kimseyi ŞAŞIRTMAMIŞ ve KÜÇÜLMEMİŞ insanlarla, bir ülkünün temeldireği denir. Reşat kardeş fakir fukara emekçi yığınlarımızın o temeldireklerindendi.

Sınıflı toplumda inanç temeldirekleri seyrek yetişirler. Öyle bir temeldireğimiz daha, Türkiye Finans-Kapitalinin azgın günlerinde, 1959 yılı yitirmiştik. Onu gelgeç varlığının gömülüşüne bile felek bizi yetiştiremediydi. 15 Ağustos 1968 günü ikisini birden andık. 9 yıl önce, sessizce dilsizce devrilen o temel direğimiz, fakir emekçi yığınlarımızın yani BİLİMCİL SOSYALİZMİN, ilk (ama uydurma ilk değil gerçekten ilk sayılı öncüsü Doktor Şefik Hüsnü Deymer idi.

II. – BİR ANI

Bu iki temeldireğinin hiç unutamadığım bir anısı vardır.

Şefik Hüsnü liderdi. 1920-21 yılları emperyalist zırhlılar şimdiki gibi, Yıldız Sarayı önünde Türkiye fakir fukara halkını yıldırmak için toplarını üzerimize çevirmişti. [Bir kelime okunamadı], karanlık, kısır, nankör yıllar sonsuzmuş gibi görülüyordu. 1923 yılı Birinci Milli Kurtuluş hareketi SİYASİ zaferdi. Beş on işçiden başka kimse işi anlamıyordu. [İki kelime okunamadı], beş parmakta on kara yağlı. Küskün, bezgin değildik. Aydınlık dışarıda kapanmış, içimizde açılmıştı.

Henüz bir yalçın yamaçtan kopulmuş, bir korkunç ortama düşülmüştü. Ölenler girmiş kalanlar işe yetecekti. Biz Boğaz vapurunun göze çarpmaz sintinesine Şefik Hüsnü ile inmiştik. Ayakta durabilmiş kardeşleri, parmak hesabıyla sayıyor, ölçüyor, biçiyorduk. Kime güvenilecekti? Hepsi topu topu gene: “Sen, ben bizim oğlan!” kalmıştık…

Şefik Hüsnü, pembe paşa çocuğu yüzünde hiç tükenmeyen uslu iyimserliği ile gülümsedi. Tanınmamak için uzattığı sivri “mösyö” sakalını sıvazladı. Sarı “Makedonya bıyıklarının” arasından, dost Selânik şivesiyle yavaşça fısıldadı:

– Dur bakalım… dedi.  Bir çocuk var, Almanya’dan geldi.
– Orada mı?
– Evet… dedi. Okuyor.

Sevinçle sordum:
– Nasıl bir çocuk?

– Karayağız. Hemen hemen sen yaşta… dedi. Ciddi. Çok çalışıyor. Ondan umutluyum. İyi yetişecek. Görürsün.

Adını söyledik. Oracıkta unuttum. Adlar akılda mı kaldır?

1931-32 yılları, Elazığ’dan dönmüştüm. Tekke odasının alaca karanlığında bir esmer delikanlı yoklamaya geldi. Bazı [bir kelime okunamadı] anlayamıyordu. (Anlamadıkları tip tip kurusıkı [bir kelime okunamadı] arkadaşlarıydılar.) Üzülüyordu kimi küçüklüklere…

Papaza kızılabilirdi. Orucu bozacak mıydık? “Hayır!” dedi yağızca delikanlı. Asıl konuya geçtik. Bu genç adam, Şefik Hüsnü’nün dört beş yıl önce umut bağladığı “ÇOCUK”tu. Adı Reşat. Şimdi gönlümüzde Şefik Hüsnü ile yan yana yaşayan Reşat Fuat Baraner!

III. – ARKADAŞ – YOLDAŞ

Kimdi o karagün ülkücüsü iki insan? Ayrıntılarına girmeyelim.

Arap “El insan halifat’ül hatâ ven nisyan!” demiş. Derviş Yunus: “Ben âşkı’ı biçareyim, Baştan ayağa yareyim!” demiş. İnsan olarak Şefik ve Reşat ülkücülerimiz de elbet: “Yanlışlıkların ve unutkanlıkların karışımı,” “Baştan aşağı yare” idiler. Ne var ki, ömürlerinin sonuna dek inançta şaşırmadılar, şaşırtmadılar, inançta küçülmediler.

Onları tek bir sözcük özetleyebilir: ARKADAŞLIK. Her yolda olduğu gibi emekçi fukara ülküsü yolunda düşmüş [bir kelime okunamadı] savaşçılar için de iki türlü arkadaş vardır.

Birisi, her gün, adım başında tümen tümen rastladığımız arkadaş kalabalığı. Bunlara Almanlar “Mitlaufer” derler. Lenin de yerinde kullanır bu deyimi. Anlamı: “Yol seğirticileri” demektir. Sizinle bir koşu yolda seğirtir, gösterişçi, yol arkadaşları… Bunlara halkımız “KURUSIKI ARKADAŞLAR” der.

Kurusıkı arkadaşların çoğu, yol tepsi gibi düz, üstüne bal dök yala oldukça, en önde seyirtmeye bayılırlar. Kısa mesafe koşuculuklarında hep “İLK BAŞTA” gelirler. İçlerinde Dünya Şampiyonu atletler bile bulunur.

Derken, hava azıcık bozmaya görsün. En bal dök yala burjuva sosyalizminin asfaltı bile dönemeçsiz olmaz. Hele yol yalçın yamaçlara, göz karartıcı uçurumlara dayandı mı, o kimseciği beğenmeyip kendisinden öne adam geçirmeyen “Seğirtmeciler”i aradınsa bul! Ansızın: “Sen, ben bizim oğlan” kalmışsınızdır. Azınlıkta kalışınızı aptallınıza verenler, cesaret buldukça kasıla kasıla “ANARŞİSTLİK” bilemedin: “FAŞİZME ORTAM HAZIRLAMAK” sayanlar, hep o tümen tümen türedi Mitlauferler, kurusıkı yol arkadaşlarıdırlar.

Şefik Hüsnü ve Reşat Fuat, o “Mutlu-Kutlu” “Başarılı” hatta “Aşırı” Mitlauferlerden değildirler. Sık sık boğucu savaşlarda kılıç artığı olmuş, yenilmiş ama yok edilememiş: Sen, Ben , Bizim oğlanlardandır.

İnançlı Arap Emir’i Tarık Bin Zeyyat, Septe Boğazı’nı geçer geçmez, bütün gemileri yaktı. Çok ihtiyatlı kurnaz tilkilerden olsaydı, kıyı kayalıkları arasında gemicikler, kaçamak kayıklar saklardı, Avrupa’ya, Asya’ya kaçardı. Kaçardı ama, geçtiği “Dar boğaza” adını bırakamazdı. Septe Boğazı’na “Cebel’i Tarık Boğazı” denemezdi. “BURJUVA SOSYALİZMİ” küçülmüşlerin kolay rütbesidir.

Şefik Hüsnü ve Reşat Fuat inanç boğazını geçince, kaçacak bir tek sal bırakmayan arkadaşlık ermeydanının erleridirler. PROLETARYA SOSYALİSTİ’dirler. Onların arkadaşlarına başka ad gerekir.

Tarihimizde ömür boyu yalnız savaşın emrinde yaşamış insan geleneği eskidir. Yeniçeriler, çocuk yaşlarında ana kucağından, baba ocağına alındılar. Bir yol Hacıbektaş Ocağına ayak bastılar mı, artık savaştan ölüm var dönüm yoktu. Ölen şehit olur, kalan gazi olurdu. Yoldan ayrılan olmazdı. Bahtsız Yeniçeri atalarımız bu ölüm dirim arkadaşlığına “YOLDAŞLIK” demişler. Ne yazık ki bu derim anlamlı gelenekcil sözcük, hak ettiği saygıyı ve ilgiyi görmüyor.

Reşat Fuat ve Şefik Hüsnü, gelgeç varlıkları zamanında olduğu gibi, edebi varlıklarında da, yanyana ve başbaşa, devrimci insancıl yolun iki ölmez jalonu, yolgösterici şaakulü olarak hayırla anılacaklardır. Devrimci için bundan büyük rütbe var mıdır?

 

Yoruma kapalı.