Hikmet Kıvılcımlı – Şapa Oturtulan Parlamentarizm

Sosyalist 30 Mart 1971

Bugünlerde pek çok şeyler şapa oturdu. Bunların en ilginci: Parlamentarizmin şapa oturuşudur. Gerçekte ne de direniyor. Çabalama kaptan, ben gidemem, diye diye…

1- Cilveli Çifte-İktidar (Diyarşi)

Diyarşi (Çifte-İktidar) başlıyor. Bir yanda (parlamento + partiler), öbür yanda (devletbaşkanı + ordu) karşı karşıya geldiler. Birbirlerine, Fuzulî ile sevgilisi arasında geçen ilişkinin şiirini okuyorlar:

“Ben ana hayran
“Ol cama tırman
“Mütekeddir: Ben ondan, ol benden…
“Ben ana mihnet, ot bana gussa:
“Müteneffir ben ondan, ol benden.”

Böyle çelişkili karasevdalar, çökkün Şark‘ın yalnız kişilerinde değil toplumlarında da kaçınılmaz olur. Hem birbirilerine bayılırlar, hem birbirlerini bulsalar bir kaşık suda boğarlar. Partiler parlementodan, devlet başkanı ordudan bir parça olduklarına göre, Türkiyede çifte-iktıdar oportada duruyor: Parlemento mu ağır basacak, ordu mu?

2 – Batı’da “Parlamentarizm” Elma Şekeri

Parlamento kimdir? 1971 yılı uluslararası Finans – Kapitalin halk denilen çocuklara yalattığı elma şekeridir. Emperyalist metropollarda (anayurtlarda) kodaman parababalığı (Finans – Kapital), dünyayı sermaye ihracıyla soyup soğana çevirdikçe, tekelinde tuttuğu AŞIRI-KÂR (surprofit) ganimetine dayanıyor. OAŞIRI-KÂRdan bir parçacığını, Emperyalizm denilen kurtlu elmanın üzerine incecik bir yalabuk şeker zarı olarak sıvıyor. Halk denilen çocuğa:

“İşte bu Kızılelma senin, diyor. Tat ta bak ne tatlı” diyor ve çocuğıın cebindeki son meteliğini de tırtıklamak için, ağzını burnunu o boyalı şeker zarı ile bulayıp, bulaştırarak, -halkımızın hoş deyimi ile: “Şafiî köpeğine çeviriyor.” Uluslararası parababaları elinde parlamentarizm böy le basit bir çocuk oyunudur.

Dikkat edelim. Her zaman söyleriz: Batıcı parababalığı elinde bir AŞIRI-KÂR olmasa, ondan bir parçacığını özellikle İşçi sınıfı içinden yetiştirdiği aristokrat amele tabakası denilen küçükburjuvazinin en modern ve en rezil satılık çeşidine yalatmasa ve işçi sınıfını o yoldan kendi çapul arabasına bağlamasa, Parlamentarizm oyununu kimseye, hele kendi geniş işçi ve halk yığınlarına hiç bir zaman yurtturamazdı. Beş, on, yirmi yıl işçi sınıfı içinden ayrıcalıklılara yüksekçe bir “yaşama standardı” sağla: Ardından on milyonlarca insanı emperyalist bunalım ve savaşlarla kır, öldür. Düzen bu. Parlamentarizm elma şekerinin içindeki zehirli, kan kusturucu meyva rejimi bu. Onun, artık en ileri emperyalist anayurtlarında bile ipliği pazara çıktı.

3 – Birinci Büyük Millet Meclisi

Ya bizde parlamentarizm kimlerin tekelinde? Mustafa Kemal Paşa hayâle kapılacak kişilerden değildi. Türkiye’yi “çağdaş uygarlık düzeyi”ne çıkarmak için“sermaye” mekanizmasına inanmıştı. Ama, 1. Millî Kurtuluş Savaşı’nda ordu olmasa, sermayenin, kompradorlar çıngarı: İttihatçı – İtilâfçı yırtınmalarıyla ülkeyi bir emperyalist sömürgesi yapacağını görmüş, eliyle tutmuştu.

“Sermaye mekanizması” denilen şeyin adına “kapitalizm” mi denir? İlk Büyük Millet Meclisi demeçlerinde: Emperyalizme de, kapitalizme de ağız dolusu sövüldü. Öyleyse, hem kapitalizme söven, hem bir sermaye makanizmasını kuran düzen nasıl olabilirdi? Ordu ile… Sermaye, halka etkili olabilmek için parlamentarizm mi istiyordu? Olur. Paşanın kaç tâne güvenilir subayı varsa, hepsinin üniformaları, savaş biter bitmez çıkarıldı. Başta Paşa’gân olmak üzere hepsine smokinler, kırlangıç kuyruklu redingotlar giydirildi. Memleketin şurasında burasında 3-4 yıl arayla çalışan “seçim” davul zumaları şölenlerinde gösterilen adaylar, sılindir şapkalarını giyip Ankara’daki Sultanî çatısı altında toplandılar.

Parlamento mu istediniz baylar? İşte size: Büyük Millet Meclisi. I. Kurtuluş Savaşı günlerinde bu meclisin “Manzarası” biraz vahşice mi görünüyordu? Doğrudur. Bir kaç, pilâvın içinde karabiber kabilinden, Patrik Atenagoras’tan heybetli şıh, Aşiret reisi, ilmiyye patriyarkı (Babahan’ı) ile yan yana, hemen hepsi I. Emper-için cep dolu. Beller kemerle sıkık. Bacaklar getr pantolonlu. Bu Mepus Bey yahut yedek subayı cin gibi “Kalpaklılar”. “askerî”den bozma, yakası açık,“hâkî” (Toprak rengi: Savaşta arâziye uygun (!) giysi. Göğüsler fişeklikler, paşanın emrinde, ha deyince İstiklâl Mahkemesi’nde adam asar, yahut cephede düşmana karşı çıkar “avcı kıyafetli” tedbil gezen askerlerdir.

4 – Tek-Parti Parlamentarizmi

Sivil Sermaye o manzaradan ürkse haklı. “Asrî” (çağdaş) parlamento kılığı için Ankara’dan İstanbul’a müşteriler, İstanbul’dan Ankara’ya “tüccar terzi”ler az mı aktı? Ve “sermaye” hazretlerinin sinirine dokunmayacak bir sivil Parlamentarizm görüntüsü sağlandı. Ancak meclisin içinde ordu oturuyordu, ne gerek. Arasıra sevimli Anadolu boğazıyla oy’a baş vurulurdu:

“- Gabl’idenler (Kabul edenler)?
“- Gabl’itmiyenler?

Ve ardından, öyle istenmişse, hemen:

“- Gabl’idilmiştir!” gelirdi. Bu kanunun onaylanıp onaylanmayacağı, ilkin kara kalpağın yanlamasına mı, önlemesine mi durduğuna göre belli olurdu. Sonra ona da hacet kalmadı. “Seçim”le kimin meclise gireceği önceden belliydi. Yanlışlık olamazdı. Parlamento, paşanın öğütlediği kıyasıya askercil disiplinli çarklardan kurulmuş bir makineydi.

CHP’nin “tekparti” çağında parlamentarizm bu idi. Ordu‘nun ruhu mecliste tebdil gezip bağdaş oturuyordu. Daha mı az demokrattı o tekpartili CHP parlamentarizmi, yoksa daha mı çok? Bunu tartışmıyoruz. Yalnız biliyoruz. O zaman da meclisin adı gene Büyük Millet Meclisi idi ve Büyük Millet Meclisi‘nin demokrasiciliğinden şüphe edenin, alimallah gözü patlatılırdı! Seçim ise, işte “seçim”. Parlamento ise, işte meclis. Demokrasi ise kimin haddine demokrasiye yan bakmak?

Bu bir çeşit tarihsel devrimler‘den sonra gelen, Gaazi‘lerin egemen sınıflı topluma geçit döneminde kurdukları devlet biçimli bir “askercil demokrasi”geleneği miydi? Olabilir. Ona tekparti parlamentarizmi denebilirdı. Tekparti parlamentarizminin, hiç değilse, kendine göre daha az saçma bir mantığı vardı. Bir yol devlette: (Yasama – yargılama – yürütme) üçüzlüsü, “güçleri ayırtlama” (tefrik’i guvâ) kargaşalığı yoktu. Her üç yetki T.B.M.M’nin kişıliğinde; T.B.M.M’depaşanın kişiliğinde birleşikti. Burjuvazinin pısırıklığı, sosyal sınıf çelişkilerinin kütlüğü bunu olasılaştırıyordu. “Kemalist inkılâplar” o ortalıkta yürütüldü.“Aşırı-kâr” gene yoktu ama aşırı uçlar da yoktu. Hiç değilse, yok edilebilmiş sayılıyordu.

5 – Çok-Parti Parlamentarizmi

Çokparti parlamentarizmi, o mantığı bozdu. Daha doğrusu “zor oyunu bozdu” 1925′ den beri, CHP’nin tekparti parlamentarizminin kanadı altında palazlanıp, CHP’nin önce beynini, sonra yüreğini ve en sonunda etini kemiğini kemirip yiyerek fena halde semiren parababalığı (Finans – Kapital), antika çağlardan kalma, askercil demokrasi gelenekli tekparti “vesâyet”ine sağdıçlığına artık isyan etti. “Tekparti demokrasisi”ni, dayanılmaz bir diktartörlük saydı. Tekparti CHP’si ve paşası: Hem dayak yiyen, hem memnun olan koca kılığından da dımdızlak bırakıldı.

Demokrat Parti’nin “Demirkırat”ı, Finans – Kapital sağdıcı Bayar ile Tefeci – Bezirgân hacıağa tohumu Menderes gibi sivil beğcikleri sırtına alıp, parlamento’da bağdaş kurmuş orducuları tekmeleyip kovar oldu. Beyciklerin paltosunu tutup giydirmeyi “şeref’i askerî”sine aykırı bulmayan paşaları, ordu geleneklerine karşı çıkardı. Aşırı çapuluna Amerikan sadakası yetmeyince, Kruşçef Bolşeviği Ankara’ya çağırdı. Tekparti parlamentarzimi, ordu için rahat bir emeklilik yiyimi idi. Çokparti parlamentarizmi, sürüyle hacıağa ve parababası kullarına Demirkırat yemliği oldu.

Amerika “arpayı” keser kesmez, bir milyon Vatan Cepheli üye yazıldı ve ordu da tapayı attı. 27 Mayıs: Parababaları sömürüsünün kendisini kaldıramadı, halk içinde bu sömürünün yarattığı ateşi ölçecek termometreyi koydu. Sosyalizmi serbest bıraktı. Yeni anayasa yasama – yargılama – yürütme (Y-Y-Y-) güçlerinin ayırtlanmasını son dereceye götürdü. Böylece, ordu: Millî Birlik ve kontenjan gruplarına rağmen politika dışı bırakıldı. Ordu sayesinde iktidara hazırca konan parababalığı (Finans – Kapital ve Tefeci – Bezirgânlık) orduya karşı yapmadık provokasyon bırakmadı. Parlamentoda paşa dövmeye dek denemeler yaptı.
Hepsi kolaydı. 35 milyon, işsizlik ve pahalılık altında nasıl uyuşturulacaktı? Halkın köylü kesiminin Tefeci – Bezirgânlar hakkından gelebilirdi. Yeter ki,tefeciliği yasak eden İslâmlığı, tefeci mütegallibenin gâvurluğunu örten bir maske gibi kullanabilsinler. Ama halkın en dinamik kesimi olan işçi sınıfı sosyalizme doğru hızla gelişiyordu. Gangsterler sendikalizmini bile etkili kılmak için AŞIRI-KÂR gerekti. Onun yerine Finans – Kapital parababalığı ıki silâh buldu: 1- AŞIRI VURGUN; 2- AŞIRI UÇLAR

Alman casuslarının üniversiteye soktukları: Panislamizm için halife gerekti. “Ulu Hakan Abdülhamit Hân” üzerine destanlar yazmak, yetemezdi. Panislamizm uygulanınca: Türkiye’den Suudî Krallığına döviz kaçırıp kolera ithâl eden hacılar, aşırı vurgunun kaymağını da yabancılara kaptırdı. Alman casusluğunun Pantürkizmini en iyi bilen ordu idi. Turan yerine Hitler’in ırkçılık hezeyanları da: yalnız birkaç CİA ajanı komando‘yla, Toplum Polisi‘ne bile yeterli cep harçlığı istedi: AŞIRI VURGUN‘un öbür bölümünü tüketti. Faşizm‘in ezelî AŞIRI UÇLAR maskesi, asker-sivil GENÇ TÜRKLER geleneğimizi uyarmaktan başka hiç bir işe yaramadı.

6 – PARLAMENTARİZM HURDACILIĞI

Modern ve antika parababalarının denizi burada bitti: Parlametarizm gemileri ordunun bir “muhtıra”sıyla oracıkta şapa oturdu. Şimdi ne oluyor? Ordu eliyle batırdığı halk düşmanı parlamentarizm gemisini yüzdürür inşaallah demeyen “siyasî parti” yok. Kendisine “işçi partisi” diyen TİP bile, hiç kızarmadan, batmış parlamentarizmin mantar cankurtaran simidine şöyle sanlıyor:

“Bugün… kazanılmış demokratik hakların korunması PARLAMENTARİZMin yalnız şekil olarak değil, fakat temel ilkeleriyle birlikte ayakta kalmasına bağlıdır.” (TİP Bildirisi)

Ne “kazanmış” TİP? 1965 yılı 276 bin oyla 14 mepusluk. 1969 yılı 243 bin oyla 2 mepusluk! Parababaları parlamentarizminde: “Bütün sosyal sınıfların siyasî ağırlıklarını koyacakları bir ortam” olabilirmiş gibi, “İşçi ve emekçi sınıfların serbestçe örgütlenip siyasal eylemlerde bulunması” olabilirmiş gibi“Süratle genel seçimlere gidilmesini istiyoruz” diyebiliyor (23-3-1971). Kuyrukçuluk yapıyor.

AP pehlivanı Demirel de, başka lâflarla aynı şeyi söylüyor:

“Parlamento ile orduyu karşı karşıya bırakmayı ve bu suretle demokratik nizamı temelinden sarsacak bir duruma girmeyi kabul etmemiz mümkün değildir:” (23-3-1971)

Parababalığının tek güvendiği parlamentarizmin palavra mantarizmini yutmayan bir ordu-gençlik var. Gençlikte bilinç güçten üstün. Orduda güç bilinçten üstün. Bilincin de, gücün de tükennıez kaynağı işçi sınıfı‘dır. Ancak bu üç güç gençlik + ordu + işçi sınıfı birleşirse: Büyük köylü yığınları Tefeci – Bezirgânlığınkanlı pençeresinden ve Finans – Kapitalin karanlıkta avladığı oy davarlığından kurtarılabilir. Millî kurtuluş, gürbüz çağdaş uygarlık düzeyine ulaşabilir. Günün birinci problemi bu gerçekliği orduya anlatmaktır.

Görünürde Ordu: Şapa oturttuğu parlamentarizm gemisi içinde dişe dokunur nesneler varsa; onları kurtarmak istiyor. Bu da bir “ekonomi” görüşü olabilir. Ancak batmış gemiler hurdalıktan başka yerde değer taşımaz. 27 Mayıs denemesi ortada. Parababalarının tekelinde batmış parlamentarizmi allayıp, pullayıp yüzdürenler, gemiye hemen sahip çıkan sermaye korsanlarının ilk bombardımanına uğrayanlar ve parlamentoda kan içinde bırakılarak dayak yiyenler oldular. Şirin ve süslü demokrasi makyajı altından, en sinsi ve kanlı alaturka faşizmin nasıl fışkırdığını gördüler.

“Men cerreb’el mücerrep, hallet bihîn nedâmet” (denenmiş deneyen, işin sonunu, yazık oldu ile çözümler!). Devrimci gelenekli ordunun tek ihanet etmiyecek dostu ve dayanağı işçi sınıfı ile çalışan halk yığınlarıdır.

Yoruma kapalı.