Hikmet Kıvılcımlı – Klasik Anlamıyla Strateji ve Taktik Nedir?

Aydınlık Sosyalist Dergi
Sayı: 11, Eylül 1969

“Kautsky, tipik bir küçükburjuva filisten (zındık) politikası güdüyor: BİR SLOGANIN İLAN EDİLMESİ, işin içinde bir şey değiştirir sanıyor. Ve yığınlara da o saçma düşünceyi aşılıyor.” (V. İ. U. Lenin, Dönek Kautsky)

“Strateji” ve “Taktik” sözcükleri askercil savaş terimleridir. Zamanla, insanoğlunun her alandaki davranışlarında kullanılır, hatta kötüye-kullanılır bir acemi edebiyat gösterisi oldu.

Biz burada özellikle sosyal mücadele alanında herkesin basitçe bilmesi gereken KLASİK anlamıyla strateji ve taktik deyimlerini özetleyelim.

Askercil savaşta olsun, sosyal güreşte olsun gerek stratejinin, gerekse taktiğin bir kendileri vardır, bir de güdümleri. Hepsi üzerinde, hiç kimsenin tartışamayacağı ana elemanları durultarak gözden geçirmeye çalışalım.

Strateji Nedir?

STRATEJİ denince belli başlı iki şey akla gelir:

1) Özgücün “BAŞLICA VURUŞUNUN YÖNÜNÜ BELİRLENDİRMEK”,

2) “DOLAYISIYLA DA BİR AŞAMA SIRASINDA VURUCU GÜÇLERE YERLERİNİ ALDIRIŞI (disposition’u) DÜZENLEMEKTİR.”

Daha bu tanımlama yapılırken, stratejinin şu iki ana elemanı ortaya çıkar:

l- YÖN,

2- GÜÇLER.

Sonra bu iki ana eleman içindeki özel ayrı bölümler göz önüne getirilir.

Stratejide YÖN’e daha duruca VURUŞ YÖNÜ denilir. Vuruş yönünde iki karakter açıklanır:

a) Genel olarak VURUŞ AMACI,

b) Özel olarak BAŞLICA VURUŞ.

Stratejinin GÜÇLER ana elemanı da “GÜÇLERİN YER ALIŞI” adı ile anılır. Güçlerin yer alışını anlamak için iki küme şey açıklanır:

a- Güçlerin Kendileri:

l- ÖZ GÜÇLER,

2- YEDEK GÜÇLER belirtilir.

b- Güçlerin Yer Alışı:

Özellikle öz güçlerin yedek güçlerle ve birbirleriyle karşılıklı ilişkileri, etki tepkileri belirtilir.

Demek, ister askercil savaş alanında olsun, ister sosyal mücadele alanında olsun, ilkin stratejiden söz edildi mi, onun yukarıda özetlenen bütün ana elemanları ile, o elemanlara karşılık düşen bütün bölümleri hep birden, duru ve düzenlice yerleştirilip planlaştırılmalıdır. Böyle bir düzen ve plan iyi ve doğru işlenmedikçe stratejiden konu açmak edebiyat yapmak olur. Edebiyata en az dayanıklı olan sosyal mücadele yanı, strateji ve taktik yanıdır. Çünkü bu yan, bir aşırı duygusalın kuruntu dünyasında yakıştırılmış ve seslere, sözlere çevrilmiş uydurmalar değildir. Gerçek güçlerin kıyasıya karşılaşmasıdır.

Askercil strateji gibi sosyal strateji için de gerek VURUŞ YÖNÜ, gerekse GÜÇLERİN YER ALIŞI “her aşamada değişir”. Ama “verili bir aşama boyunca aynı kalır”.

Sosyal aşamalara göre sosyal stratejinin nasıl geliştiği üzerine genel sözlerdense, örnek vermek, daha öğretici olur. Sosyal stratejinin klasik örneği, bütün geriliğine rağmen, belki de geriliğinin kışkırttığı kompleksler yüzünden, Çarlık Rusya’sında denendi. Bunların doğruluğu veya yanlışlığı üzerinde durmak “uzmanlarının” bileceği iştir. İlkokul kitaplarına geçmiş biçimleri şöyle bölümlendirilebilir:

I. Aşama: DEMOKRATİK DEVRİM (1903-1917)
Vuruş Yönü Güçlerin Yer Alışı
a) AMAÇ:

1- Çarlığın devrilmesi.

2- Derebeyi kalıntılarının kaldırılması.

a) GÜÇLER:

1- ÖZGÜÇ: İşçi Sınıfı

2- YEDEK GÜÇ: Köylülük.

b) BAŞLICA VURUŞ:

1- Çarla anlaşıp devrimi önleyecek olan burjuvaziyi tecrit.

2- Dolayısıyla köylülüğü kazanmak.

b) GÜÇLERİN YER ALIŞI:

İşçi Sınıfının köylülükle ittifakı.

II. Aşama: SOSYALİST DEVRİM (1917 Mart-Ekim)
Vuruş Yönü Güçlerin Yer alışı
a) AMAÇ:

1- Emperyalizmi devirip savaştan çıkmak.

2- Sosyalist devrimi başarmak.

a) GÜÇLER

1- ÖZGÜÇ: İşçi Sınıfı.

2- YEDEK GÜÇLER:

– İçeride (dolaysız yedek güç): Köylülüğün fakir tabakaları.

– Dışarıda (dolaylı yedek güçler): Komşu ülkelerin İşçi Sınıfları.

b) BAŞLICA VURUŞ:

1- Emperyalizmle anlaşarak devrimi kesecek olan küçükburjuva demokrasisini (Menşevik, S. R.leri [1]) tecrit.

2- Çalışan kır yığınlarını kazanmak.

b) GÜÇLERİN YER ALIŞI:

İşçi Sınıfının fakir köylülükle ittifakı.

III. Aşama: SOSYAL İKTİDARIN TEMELLENDİRİLMESİ (1917 ötesi)
Vuruş Yönü Güçlerin Yer alışı
a) AMAÇ:

1- Bir ülkede Proletarya iktidarını sağlamlaştırmak

2- Devrim tek bir ülkede kalmaz. Dünya aşamasına girer.

a) GÜÇLER:

1- ÖZGÜÇ: İşçi Sınıfı.

2- YEDEK GÜÇLER:

– İçeride: Yarı proleter yığınları ve orta köylüler.

– Dışarıda: İleri ülkelerin küçük köylüleri.

Sömürge ve kul ülkelerin millî hareketleri.

b) BAŞLICA VURUŞ:

1- Emperyalizmle uzlaşma öncülüğüne kalkışan küçükburjuva demokrasisini tecrit.

2- İkinci Enternasyonal partilerini tecrit.

b) GÜÇLERİN YER ALIŞI:

1- İçeride (dolaysız): İşçi Sınıfı ile orta köylü ve yarı proleterlerin ittifakı.

2- Dışarıda (dolaylı): İşçi Sınıfı devriminin sömürge ve millî kurtuluş hareketleriyle ittifakı.

Sosyal strateji belirli bir ülkede bu üç aşamayı hep birden göz önünde tuttu. Bu aşamalardan birini ötekisi ile KARIŞTIRMA’yı ne denli yanlış saydı ise, birini ötekisinden TECRİT etmeyi de en az o denli yanlış buldu. Ondan sonra gelmiş geçmiş bütün denemeler, o strateji diyalektiğinin bütünlüğüne verilen önemi gösterdi.

Strateji Güdümü Nedir?

Kendiliğinden anlaşılacağı gibi, bir toplumda ne sosyal yönler, ne sosyal güçler, şu veya bu kişinin, yahut partinin icadı yahut kuruntusu ile doğmaz. Tam tersine bütün kişileri ve partileri o sosyal yönelişler ve güçler ister istemez alıp sürükler. Bütün mesele o akışla sürüklenen insanın bir saman çöpü gibi mi yuvarlanacağı, yoksa bilinçle akışa mı uyacağı konusunda toplanır. Yoksa 9 ayını dolduran çocuğun doğumu nasıl önlenemezse, Tarihte Antika Tarihçil Devrimler (medeniyetlerin yıkılışları) nasıl önlenememişse, tıpkı öyle Modern Tarihte derebeylik ve kapitalist devrimlerinin doğuşları da önlenememiştir. Sosyal devrim eğer gerçeklik ise, ondan şu veya bu kişileri, hatta partileri sorumlu, hele suçlu saymaya kalkışmak: bilim dışı ve boşuna saçma bir gaddarlıktır.

Sosyal olayları bilinçle gütmek neye yarar? Bu olayları daha insancıl ölçülere sokmaya ve Marks’ın deyimiyle “Doğum sancılarını ılımlaştırmaya” (Kapital, Önsöz) yarar. Tersine, sosyal olayların bilincini kazımak, doğum sancılarını ve kanamalarını arttırmak olmuştur. Fransa’da “ULU DEVRİM” denilen devrimin yeryüzündeki en şiddetli devrim oluşu, Fransız müstebitliğinin [zorbalığının-despotluğunun], devrime İngiltere’dekinden yüz yıl sonralara dek engel olabileceklerini ummalarından ileri gelmiştir. Rus Devrimi’nin dehşeti de, ancak Çar istibdadının dehşeti ile ölçülebilecek çaptadır. Milletseverlik devrim bilinçliliğidir.

Sosyal olayları bilinçle gütmek, tabiat bilimlerinde olduğu gibi, sosyal güçlerin KANUNLARINA uyularak yapılır. Yukarıki klasik sosyal aşamalarda bir hakikat göze batıyor: her üç aşamada da ÖZGÜÇ, hep aynı İŞÇİ SINIFI olmuştur. 20’nci Yüzyıl ölçüsünde bu ana olayın önemi açıktır. Yalnız her aşamada değişen güçler, hep: YEDEK GÜÇLER olmuştur. Onun için:

“Stratejinin güdümü demek: verili bir aşama sırasında devrimin esaslı amacına ulaşması için bütün yedeklerden akılcıl (rasyonel) olarak yararlanmak demektir.”

Bu gerçekliği askercil strateji daha basit deyimleriyle göze çarptırır. İki karşıt ordunun ÖZ güçleri her zaman ne ise odur ve az çok hazırlığına göre bütünüyle güdülür. İki özgüç karşılaşırken en çok dikkat edilen şey: dost ve düşman YEDEK güçlerin durumlarıdır. Yedek güçler hesaba katılmadıkça ve ayarlanmadıkça, hiç bir özgücün alınyazısı kestirilemez.

Sosyal yedek güçler klasik sosyal bilimde iki gruba bölünür:

1- DİREKT (Dolaysız) Yedek Güçler,

2- ENDİREKT (Dolaylı) Yedek Güçler.

Bu iki ana grup da, ayrıca, her ülke için:

a) İÇ Yedek Güçler,

b) DIŞ Yedek Güçler,

olmak üzere ikişere bölünürler.

Bu bölümleri göze çarptırmak için alt alta dizelim:

DOLAYSIZ (DİREKT) YEDEK GÜÇLER

a) İÇ YEDEK GÜÇLER:

Köylülük ile ahalinin ara tabakaları.

b) DIŞ YEDEK GÜÇLER:

– Komşu ülkeler İşçi Sınıfları,

– Sömürge ve boyunduruklanmış ülkelerin devrimci hareketleri,

– İşçi Sınıfı iktidarı.

DIŞ dolaysız yedek güçlerden yararlanılırken, özgücün “üstünlüğünü bütünüyle korumakla birlikte karşı güçleri tecrit etmek ve karşı güçlerle mütareke yapmak için, bu yedeklerin bir bölüğünden vazgeçilebilir.”

DOLAYLI (ENDİREKT) YEDEK GÜÇLER

a) İÇ YEDEK GÜÇLER: Proleter olmayan yerli sınıflar arasındaki zıtlıklar ve ihtilâflar.

İç yedek güçler “Karşıt güçleri zayıflatmak için, yahut kendi yedeklerini kuvvetlendirmek için kullanılabilir.”

b) DIŞ YEDEK GÜÇLER: Karşıt burjuva devletleri arasındaki zıtlıklar ve savaşlar.

Dış yedek güçler de “Taarruzu başarmak için, yahut ricatı örtmek için kullanılabilir.”

Dolaysız iç yedek güçlerin önemi kendiliğinden bellidir. Onlar sağlanıp akıllıca kullanılmadı mı, tek başına özgücün başarısı tehlikeye düşer. Dolaylı yedek güçlerin önemi “Her zaman dupduru gözükmese bile” zamanında bu güçlerin “BAŞLICA” rolü oynadıkları gözden ırak tutulamaz.

Birinci Emperyalist Evren Savaşı 1914’ten 1918’e dek bütün dehşeti ile hüküm sürmeseydi: 1917 yılı Rusya’sında önce demokratik devrim, ardından sosyalist devrim bunalımları; gene 1919 Türkiye’sinde Birinci Millî Kurtuluş Savaşı bunalımları o denli hızla güç patlak verirdi. Aynı emperyalist savaş: Rusya’ya ve Türkiye’ye komşu ülkelerin (Bulgaristan, Macaristan, Avusturya, Almanya, hatta Fransa, İngiltere ve Amerika’ya dek) İşçi Sınıfı hareketlerini, sömürge ve ezilen ulusların devrimci ayaklanışlarını (Çin ve Hint’ten Fas’a dek halk direnişlerini) alevlendirmek yoluyla, gerek emperyalist İtilâf devletleri (Amerika, İngiltere, Fransa grubu), gerek İttifak devletleri (Almanya grubu) içinde ve aralarındaki zıtlıkları kışkırtmasaydı, ne Rusya’da sosyalizm iktidarı, ne Türkiye’de demokratik cumhuriyet iktidarı, kolay kolay sağlanamazdı.

Demek, emperyalizm çağında, bir ülkenin sosyal ve politik stratejisi, her zamankinden çok bir BÜTÜN dünya meselesidir. Bütün dünya içinde bir ülkenin ÖZGÜCÜ (İşçi Sınıfı) değerlendirilir. Bu değerlendirmede: gerek dolaysız yedek güçler, gerek dolaylı yedek güçler, hep birden göz önünde tutularak düşünülüp davranılır. Bunlardan biri atlanıldı mı, strateji güdümü beklenmedik aksama ve güdüklüklere uğrayabilir.

Her türlü aksamaları önlemenin tek yolu: her ülkenin öz ve yedek güçlerini en karakteristik orijinaliteleri ile toptan ele almaktır.

Strateji Güdümü Nasıl Kullanılır?

Stratejinin güdümü deyince onun içinde başlıca dört MOMENT bulunur:

1)    “En kesin anda”,

2)    “Hasmın en yaralanabilir yanına”,

3)    “Güçlerin en irisini”,

4)    “Yığınak yapmaktır”.

Strateji güdümünün ana kuralları olan bu dört momentin anlamları üzerinde azıcık duralım.

I- “EN KESİN AN” hangisidir?

Buna “Kesin vuruş anını seçmek” denir.

Strateji düşünce ve davranışının en son taçlanışı “KESİN MOMENTİ” yakalamaktır. Diyalektik ustalığı gelir burada toplanır.

Kesin moment, nerede, nasıl anlaşılır?

“TOPLUMDA” “BUNALIMIN EN KESKİN UÇ KERTESİNE VARMIŞ” olmasından anlaşılır.

Bunalımın son kertesine geldiği nereden belli olur?

Konu toplum olduğuna göre, sosyal sınıfların ve tabakaların düşünce ve davranışlarında bunalışın -söz yerinde ise- “neyrengi noktasına” gelmiş bulunmasından belli olur.

Bunalımın “nirengi noktasına” gelişini gösteren düşünce ve davranışlar nelerdir? Toplumda karşılıklı etki ve tepki içinde bulunan sosyal GÜÇLER’in belirtileridir.

Bu belirtiler başlıca üç sosyal güç bakımından araştırılır:

a) ÖZGÜÇ bakımından bunalım momenti,

b) YEDEK GÜÇLER bakımından bunalım momenti,

c) KARŞIT GÜÇLER bakımından bunalım momenti.

Bunlara kısaca değinelim:

a) ÖZGÜÇ alanında bunalım, en başta izlenecek momenttir. Modern toplumda özgücün bunalımı son kerteye geldi demek, şu demektir: “Proletarya (İşçi Sınıfı)’nın tümü birden burjuvaziye karşı en keskin devrimci davranışları istemeye başlar.”

Ancak, bu isteyiş tek başına yeterli değildir. Özgücün isteyişi içinde: “ÖNCÜ”nün, yani Proletarya Partisinin, onu tutan ilericilerin ve asıl özgüç proletaryanıneğilimleri vardır. Bununla birlikte ne öncü ve ilericilerin ve ne de İşçi Sınıfının eğilim ve isteği millî ölçüde BUNALIM için yeterli olamaz. “Yalnız başına öncü ile yenmek, olağan şey değildir”. Özgücün: İşçi Sınıfının yalnız kendisinin “Sonuna dek savaşmaya hazır oluşundan” emin bulunması yetmez.

Özgüç, “Yedeklerinin dayanağından” da “EMİN” (garantili) bulunmalıdır.

b) YEDEK GÜÇLER alanında bunalım, ikinci olarak izlenecek bunalımdır. Yedek güçlerin sosyal bunalımı, özgüce dayanak oluşlarından anlaşılır. Bu durum köylülerin, esnafların, aydınların ve öteki iç ve dış yedek sosyal güçlerin İşçi Sınıfını destekleyişi ile kendini gösterir.

Yedek güçlerin özgüce dayanak olacakları ne zaman ve nasıl belli olur?

“Bütün mütereddit ve kararsız ara elemanlar, yani küçükburjuva demokrasisi yeterince maskesini düşürmüş ve pratikte iflâs etmiş” olduğu zamanda ve yerde kendini gösterir.

Ancak, yedek sosyal güçlerin bunalımı da, büyük sosyal bunalımın “KESİN ANINA” gelmiş bulunmasını sağlamaya yetmez. Halk yığınları, alt sosyal sınıf, tabaka ve zümreler her zaman sömürüden ve baskıdan illallah deyip yaka silkerler ve bunalım içine düşerler. Alt sınıf ve tabakalar içinde beliren bunalım, egemen üst sınıf, zümre ve tabakaları da kaplamalıdır.

Halkın bıkmadığı, “İstemezük!” demediği an yoktur. Özgüçle yedek güçlerin sömürüye “İstemezük!” demesi yetseydi, toplumun bunalımdan hiç kurtulamaması gerekirdi. Toplum bunalımı, millî bunalımdır. Millet ve toplum ölçüsünde bunalım için bir üçüncü şart daha gerekir.

c) KARŞIT GÜÇLER alanında bunalım şarttır. Karşıt güçler de, kendi yanlarından “EDEMEZÜK” demelidirler. Bu nereden sezilir?

Şuradan:

“Karşıt olan bütün sınıflar kendi aralarında yeterince yırtınırlar ve karşılıklı mücadeleyle zayıflarlar.”

Bu üç şart bir araya gelince, stratejinin KESİN ANI gelmiştir.

II- “HASMIN EN YARALANABİLİR YANI” neresidir: Bunalımı taçlandıran üçüncü şart, karşıt güçlerin en yaralanabilir yanlarını da içinde saklar. Karşıt güçlerin en yaralanabilir yanlar: “En gafil avlandıkları” yerleridir, “Karşıt güçlerin dağınık bulundukları andan yararlanmaya çalışmalı”dır, denir.

Bu faktör, kendiliğinden belireceği gibi, her çağa ve yere göre (zamanla ve mekânla) olağanüstü değişken olur. Hiçbir ön formülle dogmatikleştirilemez.

Kesin an seçildi ve karşıt güçlerin en yaralanabilir yanları kavrandı mı, stratejinin üçüncü ve dördüncü faktörleri dinamizmini bulur.

III- KESİN SONUÇ ALACAK GÜÇLERİN EN İRİSİNİ;

IV- KESİN SONUÇ ALINACAK YERE YIĞMAK.

Bu son iki şartın dinamizmi öylesine birleşik ve kaynaşıktır ki, onları birbirinden ayırmak anlamsızlaştırmak olur. Güçler belirli yere yığılmazlar ise “EN İRİ” olamazlar. Belirli yerde ve anda güçlerin en irisi toplanmamışsa “YIĞINAK” yapılmamış bulunur.

“Kesin yere, kesin anda düşmanınkine çok üstün güçleri toplandırmalı: yoksa, daha iyi hazırlıklı olan ve daha iyi örgütlü bulunan karşıt güç, devrimci gücü yok eder.”

Yunan’ın “En gafil” avlandığı Afyon cephesine Millî Kurtuluş Ordusunun “En irisi” yığılmasaydı, 30 Ağustos Zaferi güç elde edilirdi.

Strateji İle Taktiğin İlişki-Çelişkileri

Buraya gelinceye dek, stratejinin en klasik ve şaşmaz GENEL KURAL’ını özetledik. Bu kurallar kavranılır kavranılmaz, STRATEJİNİN DİYALEKTİĞİ birinci plana çıkar. Stratejinin diyalektiği, birbirini etki-tepki altında tutan iki anlam taşır:

1- Diyalektik gidişin (BİRİKİM-ATLAYIŞ) yahut (EVRİM-DEVRİM) konularına göre stratejinin uygulanışı;

2- Her iki zıt (Çelişkili) konakta, stratejinin başarısına en elverişli TAKTİĞİN yakalanıp kullanılışı.

Böylelikle, strateji ile taktik soyut lafazanlık olmaktan çıkar, canlı ve gerçekte yaşanan DİYALEKTİK İLİŞKİ-ÇELİŞKİ içinde gelişir. Buna STRATEJİ İÇİNDE TAKTİK adı verilebilir. Bu açıdan, stratejinin ana gidişi dışında kalmış bir taktik düşünülemeyeceği ve taktik adını alamayacağı gibi, taktik momentleri som ve objektif olarak hesaba katmayan bir strateji de düşünülemez ve strateji adını alamaz.

Bu gereği, daha anlaşılır ve basit olan ASKERCİL olaylar daha iyi aydınlatabilir. Askerlikte bir HARP (Savaş) vardır: 1914-1918 Birinci Emperyalist Harbi, 1939-1945 İkinci Emperyalist Savaşı gibi… Bir de, o savaşlar içinde yürütülmüş MUHAREBELER (Savaşımlar) vardır: Çanakkale muharebesi, Kanal muharebesi, Kafkas, Galiçya, Balkanlar, Alman-Rus, İtalyan-Avusturya, Alman-Fransız vb. Savaşımları gibi… Kabataslak benzetme yapılırsa denilebilir ki, strateji: kesin sonuca ulaşan savaşın, harbin güdümüdür; taktik: kesin sonuç getirmeyen kısa süreli savaşımın, muharebenin güdümüdür.

“Stratejinin amacı, harbi kazanmak ise, taktiğin de üzerine aldığı hedefler vardır. Taktik, falan veya filan muharebeyi kazanmaya çalışmaktır; falan veya filan kampanyayı sonuna vardırmaktır. Verili bir devrimin çıkış veya iniş dönemi sırasında duruma uygun falan veya filan müdahale taktiktir. Taktik, stratejinin bir parçasıdır ve bir parçası olarak stratejiye uyar.”

Daha bu söylenirken, strateji ile taktiğin Cüz’-Küll (Kesinti-Tüm) olarak ilişkili ve çelişkili bulundukları kendiliğinden anlaşılır. Her iki şey hem birbirinden ayrılamazlar, hem ikisi birden aynı önemle ele alınırlar. En sonra harbi kazanalım da bütün muharebeleri kaybedelim, denilemez. Bir tüm savaşı kazanabilmek, belirli savaşları (Muharebeleri) kazanmakla olur. Hiçbir esaslı muharebe kazanılmaksızın, bir harbin kazanıldığı hemen hemen hiç görülmemiştir. Kazanılmışsa, bu, savaş dışı kontenjanların ağır basmalarından başka nedene bağlanamaz: Savaş güdümünün doğruluğuna değil, kör tesadüflere bağlanabilir.

İkinci Emperyalist Evren Savaşı’nda Alman Naziliği bir sürü Avrupa, Afrika savaşımları kazandılar. Strateji bakımından bu zaferler “Pirüs zaferleri” oldu. Almanların, bindikleri dalı kesmelerine döndü. Bütün dünya yedek güçlerini kendilerine karşıt duruma soktular. Gene de, en sonra Stalingrad muharebesini yitirmedikçe, yenilgileri başlamadı. Türkiye’nin Millî Kurtuluş Savaşında: Emperyalist Yunan Ordusu boyuna ilerlerken bir sürü muharebeler kazandı. Ama Türk Ordusu, I. ve II. İnönü, Sakarya, Dumlupınar muharebelerini kazanmamış olsaydı, HARBİ kesin zafere ulaştıramazdı.

Demek, taktikle stratejiyi ne birbirinden ayırmak, ne birbiriyle karıştırmak, BİLİM ve BİLİNÇ getirmez. Strateji planının gerçekleşmesinde taktiğin oynadığı büyük rol değerlendirilmedikçe, strateji boş bir çuvala döndürülür. Stratejiyi lâkırdı olmaktan çıkarıp: kemiği, eti, organları ve tümüyle canlı gerçekliğine kavuşturan düşünce ve davranışlar, uzun, sabırlı, gösterişsiz, hatta çoğu kez çok NANKÖR bir sıra TAKTİK’ler olur. Onun için, hangi strateji aşamasında bulunulduğunu bilmek kadar, o aşamanın ne türlü bir TAKTİK basamağında yaşandığını düşünüp, ona göre davranmak da önemlidir.

Çünkü, strateji, bugün artık kimse için “sır” olmaması gereken, GENEL karakter taşıyan bir TEORİK PLAN’dır. O planı uygulayacak tutumlar, yerine ve zamanına uygun taktiklerdir. Strateji bütünlüğü: parça parça ve çoğu zıt olan taktik basamakların bir araya gelmesi ile doğar. Kabaca benzetirsek: Strateji bir MERDİVEN’dir, taktik onun BASAMAKLARI’dır. Merdiven durumunu yaratmayan basamaklar (Stratejisiz taktikler) düşünmek nasıl ham kuruntu ise, yani SAÇMALAMAK ise, tıpkı öyle, basamaksız bir merdiven (Taktiksiz strateji) düşünmeye ve uygulamaya kalkışmak da gülünç ve saçma bir anlamsızlık, ukalâlık olur.

Artık “bugün” değil, 42 yıldan beri (yani değme “Stratej”lerin annelerinden henüz doğdukları günden beri) sosyal strateji, yıllar yılıdır (düşünülmek şöyle dursun) uygulanaduran aşırıca belli bir genel plandır. Türkiye’de bile “ASGARÎ PROGRAM” Mütareke yıllarından beri programlanmıştır. Bu plandan haberi olmayanlara, kimi “Lâpalis’in Hakikatleri”ni gürültülüce hatırlatmak bir sıra “ASGARΔ şartları yerine getirmek zorundadır:

a) STRATEJİ BÜTÜNLÜĞÜ yok edilmemeli, “Asgarî Program” savunulurken, “AZAMΔ Program yasakçılığına kalkışmamalı. Minimal program da, maksimal program da bilim ve bilinç dışı bırakılamaz.

b) STRATEJİNİN ÖZ PROBLEMİ yitirilmemelidir. Hele “Devrim Stratejisi” söz konusu ise, “İKTİDAR” öz problemi dışında, soyut strateji pozları takınmak, toyca kolay olduğu kertede, (birisinin dediği gibi) tehlikeli perende atan “CAMBAZLIKLARA” “dönüşe”bilir.

c) STRATEJİ TAKTİKLE çorba edilmemelidir. Düpedüz “TAKTİK” meseleler ele alınıp tartışılırken büyük “STRATEJİ” yapıldığını sanmak, teoride ve pratikte ANARŞİ’yi bilim ve bilinç yerine geçirmek, kafa kargaşalığını “kafasız işgüzarlık” mertebesine çıkarmak olur.

Bu şartları yerine getirmek tercüme düşünüşle olmaz. Bilimcil Sosyalizmde “TURİZM”e en az elverişli alan strateji ve taktik ülkesidir. Strateji ile taktiğin, içice ve karşılıklı etki-tepki halinde, hem ayni-hem gayri bir tek PROSE olarak kavranılması, bize taktiğin önemi kadar karakteristiğini de belirtir. Sosyal gidiş içinde başlıca iki türlü TAKTİK ayırt edilebilir:

a) Strateji içinde taktik;

b) Taktik içinde taktik.

Taktiğin SOM karakteri ancak bu iki açıdan incelenirse kavranabilir.

Strateji İçinde Taktik Nedir?

Strateji içinde taktik: belirli bir strateji aşaması içindeki MOMENT’lere (Diyalektik anlara) göre, iki zıt karakter taşır.

Yukarıda dokunduk. Strateji aşaması: ya EVRİM-BİRİKİM basamağında olur; yahut DEVRİM-ATLAYIŞ basamağında olur. Strateji aşamasının evrim konağı ile devrim konağı içinde güdülecek taktikler: karşı karşıya gelen güçlerin belirli dengesine göre, birbirinin zıddı yönler gösterir. Genellikle üç türlü yöneliş taktiği, yahut taktik yönelişi göze çarpar.

1. TAARRUZ (Saldırı),

2. RİCAT (Gerileme),

3. MÜDAFAA (Savunma)…

Aslına bakılırsa, taarruz da, ricat da birer müdafaa (savunma) biçimidir. Kimi olur, saldırı: savunmanın en iyi biçimi olur; kimi ise gerileme… Onun için, genel olarak savunmanın iki zıt biçimli esas taktiği göz önünde tutulur. Taarruz yahut ricat, ikisi arası taktikler, bu iki davranışın genel çizgilerinden yararlanabilir.

A- Taarruz Taktiği:

Gerek evrim gerekse devrim konaklarında taarruz taktiği kullanılabilir. Bu kullanımda temelli ilişki: karşılıklı güçlerin orantısına bağlıdır. Kesin anda karşıt güçlerin en YARALANABİLİR yanına yığılmış bulunan devrimci güçler “DÜŞMANINKİNDEN ÇOK ÜSTÜN” iseler, güdülen taktik: hiç gözünü kırpmadan, var güçle, tutulan yönde bütün engelleri hiçe sayarak TAARRUZU gerçekleştirmektir.

Bu strateji içinde taarruz taktiği düşünce ve davranışına en yakın örnek, Mustafa Kemal’in Dumlupınar Taarruzu ile, “Kemalist” devrimlerdir. İ. İ. Paşa[2], haklı olarak biri askercil ötekisi sosyal olan o iki taktiği aynı paralelde koyarak şöyle der:

“Durum, bir askerî hareket zamanında, kumandanlar arasında bir tedbir yüzünden vukua gelen ihtilâftan çok farklı değildir. Meselâ büyük taarruz tedbirleri, hazırlıkları sırasında olduğu gibi… Bu tedbirlerin nasıl tatbik edilmesi lâzım geldiği esaslı bir plan icabıdır. Bütün kuvvetleri bir tarafa topladık. Her tarafı zayıf bıraktık.” (İnönü’nün Hatıraları, Ulus, 3 Nisan 1969)

“Dumlupınar Taarruzu” ile “Şapka inkılâbı” taarruzu aynı taktikle, devrimci taarruz taktiği ile yürütüldü. Kesin vuruş anı iyi seçildiği düşmanın “en yaralanabilir gafil yanına” daha üstün güçlerin “en irisi” yığıldığı için, başarı kazanıldı.

Strateji planı içinde taarruz taktiğine göre güçlerin güdümü başlıca iki unutulmaz prensibe dayanır:

l- Pek saldırı,

2- Başarı morali…

1- Pek Saldırı:

Taarruza kalkıncaya dek, düşmanı gafil avlamak için, gerekli yığınağı yapmak için hiç bir tedbiri unutmayacaksın. Ama, bir yol taarruza karar verdin mi: saldırıda gözü kara olacaksın. Ne harp, ne devrim çocuk oyuncağı değildir. Şakaya gelmez.

“Sakın devrimle oynamamalı, ama devrime başlandı mı, onu sonuna dek götürmek gerektiği düşüncesi kafaya iyice yerleştirilmelidir.” “Bir yol tutulan yönü, bütün engellere rağmen değiştirmeksizin gütmelidir.” “Devrim bir yol başladı mı, azami gürbüzlükle davranmak ve her ne pahasına olursa olsun, taarruza geçmelidir. Müdafaa devrimin ölümüdür.” (Lenin)

2- Başarı Morali:

Strateji amacına birden varılmayabilir. Ancak, zaferin de devrimin de gelişimi insan işidir. İnsan ise, yalnız “Moral: Maneviyat” gücü ile işleyen bir makinedir. Moral gücün ve inancın besisi BAŞARI’dır. Boyuna başarılar geliştirerek moral üstünlüğü koruyacaksın. Kesin sonuç yönünde, her an bir başarı elde edilirse inancın dayanağı moral güçlenir.

“Her gün, hatta bir tek şehir söz konusu ise denilebilir ki, her saat, pek büyük olmasa bile, bir sıra başarılar kazanılmalıdır. Ve her ne pahasına olursa olsun ‘MORAL ÜSTÜNLÜĞÜ’ korunmalıdır.” (Lenin)

Emperyalizme ve gericiliğe karşı çıkmış Mustafa Kemal Devrimlerinin, sözde savunulması için “MÜDAFAAYA” geçirilmesi, devrimlerin önce küllendirilmesini, sonra yozlaştırılmasını, en sonunda da, (Emperyalist ve gerici karşı-taarruzları önünde) kendi kendilerini inkâr etmesini getirmiştir.

B- Ricat Taktiği:

Karşıt güçler ağır basacak büyüklükte ise, sırf “Kabadayılık” uğruna “TAARRUZA” geçip erimek, ne askercil ne sivil taktik ustalığı sayılamaz. Gerek evrim, gerekse devrim konağında: “DÜŞMAN GÜÇLER ÇOK ÜSTÜN” iseler, “MANEVRA” harekâtı, askercil deyimiyle “OYALAMA TAKTİĞİ” güdülür.

“Düşmanın gücü üstün ise, muharebeyi kabullenmek zararlı ise ve güçleri düzeltme bakımından gerileme: öncüyü ezilmekten sakındırmanın ve yedekleri korumanın tek aracı ise, yedeklerle birlikte manevra yapmak” tutulacak biricik yoldur.

Demek ricat da gelişi güzel olmaz. Bir amaç ve araçla yapılır.

Ricat taktiğinin başlıca amaç şartları şunlardır:

1) Öncü ve Özgücü ezdirmemek;

2) Yedek güçleri muhafaza etmek.

Ricat taktiğinin başlıca araç şartları şunlardır:

1) Zaman kazanmak;

2) Düşmanı dağıtmak;

3) Taarruz güçlerini derlemek… vb…

O zaman, gerçi karşıt güçlere görünür epey ayrıcalıklar, yerler bağışlanmış olur. Ama, bu ricat, amaç ve araç şartlarına uygunca yapılmış ise o bağışlar: “BİZİ GÜÇLENDİREN BİR İMTİYAZ” olurlar.

Strateji içinde ricat taktiği düşünce ve davranışına en yakın ve başarılı örnek, Mustafa Kemal’in emperyalizm ve feodalizm karşısında tuttuğu: ünlü “HATTI MÜDAFAA YOK, SATHI MÜDAFAA VAR” prensibi ve sloganıdır. Anadolu’da derebeyi, tefeci-bezirgân ayaklanışları ile Yunan taarruzu günleri: I. ve II. İnönü savunmaları birer başarı sayıldıkları halde, “Üstün Yunan güçleri” ve ihtiyatları tehlikeye düşüren eşraf ayan saltanatçılığı önünde: Türk Ordusu ve Ankara hükümeti yer yer ricat etmeyi bildi. Düşmanı dağıtmak, yedek güçleri muhafaza etmek gerekliydi. Sakarya Savaşında, Yunan ordusu, başarı kazanamayınca ricat zorunda kaldı. Türkler gene, teması yitirmemekle birlikte, taarruza geçmediler. Zaman kazanmak, kesin saldırı için derlenmek gerekiyordu.

Anadolu Devrimi de öyle strateji içinde uzunca ricat taktiklerinden sonra kesin saldırılarını yapabildi. Millî birliği sağlayacak olan Anadolu ordular birliğini korumak üzere, Mustafa Kemal “Yâver’i Hass’ı Hazret’i Şehriyârî”liğini kullandı. Sivas Kongresine dek, komprador ittihatçıların “AMERİKAN MANDASI” teklifleri tartışıldı. Birinci Millet Meclisi kurulduktan sonra bile “MAKAAM’I MUALLÂY’I HİLÂFET[3]”i kurtarmak taktiği güdüldü. Zafer kazanılır kazanılmaz, ne saltanat kaldı, ne hilâfet, “MANDA” bir daha -hiç değilse-, ağza alınmadı.

Savaşta olduğu gibi barışta da ricat: bozgun (Özgücün ezilmesine, yedek güçlerin dağılmasına, kopmasına) varmadıkça, gerileme, taarruzu hazırlamak için hız alma olur. Gerçek askerlik ve devrim bilimi: Taarruz sanatı gibi, ricat sanatını da bilimle ve bilinçle uygulamak sanatıdır. Onun için:

“Devrimci sınıf, hem taarruz sanatını, hem ricat sanatını bilmeksizin yenmenin olanaksız bulunduğunu anlamaya başlamıştır.” (Lenin)

Taktik İçinde Taktik Nedir?

Başlı başına taktik olarak taktik nedir?

Askercil veya sosyal güçlerin, İLERLEYİŞ (Taarruz) yahut GERİLEYİŞ (Ricat) konaklarında tutacakları SAVUNMA yollarıdır.

“Taktik, orantılıca kısa bir Met’ler (Denizin kabarmaları) veya Cezîr’ler (Denizin çekilmeleri), yükseliş veya çöküş sırasında özgücün yönetimini (Sevk ve idaresini), davranış çizgisini (Hattı hareketini) belirlendirmekten ibarettir.”

Bu davranış, her defasında olağanüstü KIVRAK ve ESNEK olur. En ufak ezberciliğe ve softalığa hiç gelmeyen yer, tekrar edelim: Taktik alanıdır. Strateji olarak strateji, belirli aşaması içinde (Dondurulmamak şartıyla) ne denli DEĞİŞMEZ kalırsa, taktik olarak taktik en az o denli DEĞİŞKEN olur.

Bu değişiklik nasıl yürür?

Her zaman her diyalektik değişiklik gibi, söz yerinde ise, vaktinde TERSİNE DÖNÜŞ, çoğu ZIDDINA ATLAYIŞ biçiminde yürür. Çünkü, her şey gibi, karşılaşan askercil veya sosyal güçlerin arasındaki DENGE sık sık değişir. Hele bu denge tersine döner dönmez, taktik yöneliş ve yönetim hemen tepesi taklak olur.

O yüzden beyin zarlarının kalınlaşmamış olması gerekir. Yoksa, her taktik dönemeçte şaşırılır kalınır. Elde DİSİPLİN’den başka tutamak bulunmaz. Askerlikte ve şaşkınlıkların paniğe varmaması için: “KÖRÜ KÖRÜNE İTAAT” prensibinden daha iyisi bulunamamıştır. Sosyal harekette hödüklükleri ve disiplinsizlikleri önlemenin yolu DİYALEKTİK BİLİM VE BİLİNÇ haddesinden geçer. Sosyal taktiğin klasik tanımlanması şöyle özetlenir:

“Taktik çizgiyi güderken, eski parolalar ve mücadele ve örgüt biçimleri yerine yenilerini geçirerek o biçimleri birbirleriyle kaynaştırır vb… Taktiğin konusu: Sosyal mücadele ve örgüt biçimlendir; o biçimleri duruma göre birbirinin yerine geçirmek veya birleştirmektir.”

Demek, ister askercil olsun, ister sosyal olsun TAKTİK denildi mi, onda birbirinden çıkan ve birbirini bütünleyen iki ana eleman yatar:

1- MÜCADELE (Dövüş, Güreş, Kavga),

2- TEŞKİLÂT (Organizasyon, Örgüt).

Ne mücadele örgütten ve ne de örgüt mücadeleden ayrılamaz. Mücadele RUH ise, örgüt BEDEN’dir. Mücadelesiz örgüt: Ruhsuz bedene, Örgütsüz mücadele bedensiz ruh kuruntusuna döner. Mücadele ile örgütü birlikte koyup yürütmeyen girişim, kurusıkı yaygara koparmaktır.

Gerek mücadelenin ve gerekse örgütün de ayrıca ikişer özü vardır:

1- PAROLA (Şiar, Slogan),

2- BİÇİM (Şekil, Form).

Parola: Dövüşün ve örgütün ayırt edici bayrağıdır.

Biçim: Dövüşün ve örgütün billurlaşmasıdır.

Mücadele ve örgüt ancak parola bayraklaşması ve biçim billurlaşması ile tecelli eder, dışarılaşır, elle tutulur.

Bu elemanları hep birden deyimlendirirsek, taktik denildiği zaman şu dört şey birbiriyle en sıkı bağlı olarak gözümüz önüne sıralanır:

1- Dövüşün Parolası,

2- Dövüşün Biçimi,

3- Örgütün Parolası,

4- Örgütün Biçimi.

Her şeyden önce bu dört şeyi aynı zamanda ve hep birden karşılıklı etki-tepki, ilişki-çelişkileri ile ele almayan bir düşünce ve davranış TAKTİK adını alamaz. Ad takmak kolaydır: dil kemiksiz, kaydırılır. Ancak, bilimcil anlamda bir TAKTİK ancak DÖVÜŞÜN ve ÖRGÜTÜN PAROLASI ve BİÇİMİ doğruca konulduğu yerde ve sağlam konulabildiği ölçüde var olabilir.

Hemen analım. O dört başlı eleman bütününü herhangi bir kitapta yazıldığı gibi ezberleyip tekerlemek: ne taktik yapmak, ne taktisyenlik olur. Gerçekten taktik, her özel askercil veya sosyal durumda şu üç yönde uzun, derin ve geniş olmakla kalmayıp, alabildiğine dinamik işin uyanıkça ve zekice başarılmasını ister:

I- DURUMA EN UYGUN dövüş ve örgüt parola ve biçimleri bulunmalıdır.

II- ORTAYA ATILMIŞ DAHA ÖNCEKİ dövüş ve örgüt parolaları ile biçimleri varsa, onlardan hiçbirisini atlamaksızın, onların yerine hangilerinin geçeceği belirtilmelidir.

III- ESKİ ve YENİ durumları ve uygun dövüş ve örgüt parolaları ile biçimlerini, birbirleriyle ilişkileri ve çelişkileri bakımından eleştiricil anlamda düzenlemek gerekir.

Bu nedenlerle, kendiliğinden anlaşılacağı gibi, strateji gibi taktik de, ne Tanrı buyruğu olarak gökten hazırca zembille iner, ne herhangi bir dâhinin ansızın, daha önceki çabalar dışında tuluat buluşu ile doğar. Her 4 alanda yapılmış, yapılacak ulusal ve uluslararası bütün denemeleri her 3 türlü çabalarla sentetize etmeyi ister. Bu işin ne denli sabırla, alçak gönüllüce EMEK birikimi ve mutlak ORİJİNAL savaşlar sonucu gerçekleşebileceği ortadadır. Her alanda dünyanın ve her ülkenin KARAKTERİSTİK ORİJİNALİTESİ hep birden iyi kavranır ve doğru işlenirse, yerine getirilecek görev TAKTİK adını alabilir.

Bunu yapamayanın, ikide bir “Strateji” ve “Taktik” gibi ısmarlama lâkırdıları ağzına sakız etmesi, boşuna gevezelik yapması olur. Doğu’da böyleleri çoktur ve hatta, daha kötüsü, pek de “geçer akçadır”. Eskiler “ŞÂİR’İ MÂDERZAD” (Anadan doğma şâir) olur sanırlardı. Onun için, pek doğru dürüst şâir çıkmamıştır. “ANADAN DOĞMA STRATEJ”, “ANADAN DOĞMA TAKTİSYEN” yoktur. Kıyasıya teori çabasının kıyasıya pratik çabası ile gelişmesinden, doğru strateji ve doğru taktik yetişir. Ve bir yol da yetişti mi, donup kalmaz, alabildiğine geliştirilmeyi bekler.

Sosyal Taktikte Dövüş ve Örgütün

Parola ve Biçimleri Nedir?

Değdik. Her stratejik “merdiven”in içinde belirli taktik “basamaklar” için gerekli dövüş ve örgütler gibi, o dövüş ve örgütler için de uygun parolalar ve biçimler ayrı ayrı olur. Bütün o elemanların son örneklerini iki başlık altında derleyebiliriz:

l- Taktik Dövüş,

2- Taktik Örgütlenme.

TAKTİK DÖVÜŞ: Taktik mücadelenin parolaları ve biçimleri, başlıca üç sosyal alanda yoğunlaşır:

1) İŞYERİNDE MÜCADELE: Binbir çeşidi ile sözleşmeler, propagandalar, grevler vb… biçimlerine girer. Her dövüş biçiminin o an için kendisine en uygun parolaları fışkırır. Ekonomik grevin biçimi ve parolası başkadır; politik grevin veya kısmî yahut genel grevin parolası ve biçimi başkadır.

2) ÜLKEDE MÜCADELE: Toplantılar, konferanslar, açık, kapalı oturumlar, seminerler, yürüyüşler, gösteriler, işgaller vb… hep kendi özel BİÇİM’leri ve özel parolaları ile yapılırlar.

Emperyalizm çağında hiç bir ülke ötekilerden başka yıldızda değildir. Bunun Birleşmiş Milletler’den bölge anlaşmalarına, başka sürüyle uluslararası kurum ve kurullara dek yaygın ve etkin mücadele alanları kimseyi çekimser bırakamaz. Her ülkede semtler ne ise, dünyada ülkeler o hale gelmiştir. Ülke dövüşleri her zaman ancak bütün semtlerin ve bütün dünyanın dövüşleri içinde anlam kazanır ve değerlendirilirse, gerçek taktikten söz edilebilir.

Dünyanın, bir ülkenin, bir semtin sosyal güreşlerinde dövüş biçimleri ve parolaları ölçü ölçüdür. Her sosyal sınıfın, zümrenin, tabakanın, hatta her yaş, cins ve her dil, din vb… karakterli yurttaşların ve insanların, yurt ve dünya mücadeleleri özel biçimlere bürünüp, özel parolalarla yürütülür.

Bu üç alandan ne biri ne ötekisi yalnız başına yeterli mücadele sayılamaz. Ancak her üç dövüş birden karşılıklı etki ve tepkileri ile değerlendirilir ve gerçekleştirilirse, sosyal hareketin TAKTİK MÜCADELE’sinden veya mücadele taktiğinden söz edilebilir.

TAKTİK ÖRGÜTLENME: Taktik mücadele gibi taktik örgütlenme de, kendi özel parolaları ve biçimleri ile, başlıca üç türlü olabilir.

1- EKONOMİK-KÜLTÜREL LEGAL ÖRGÜTLER: Sendikalar, kooperatifler, sigortalar, yardımlaşma sandıkları, eğitim kurumları, araştırma dernekleri vb…dir. Hepsinin biçimleri ve parolaları ayrı gerekler ve gerekçelerle belirlendirilir. Bunlar daha çok sosyal sınıf ölçülerine göre ayarlanırlar.

2- LEGAL YIĞIN ÖRGÜTLERİ: İşçi mümessilleri, köylü heyetleri, grev komiteleri, mücadele örgütleri, güç birlikleri vb… GENİŞLİĞİNE insan topluluklarını kendi özel biçimleri ve parolaları içinde örgütlerler.

3- SİYASÎ ÖRGÜTLER: Tümüyle bir ülke ve dünya ölçüsünde amaçları ve araçları bulunan, üyeleri DARLIĞINA örgütlenmiş iyice SEÇKİN bulunan Siyasi kulüpler, Siyasi dernekler ve her tür Siyasi partiler vb…leridir. Bunların biçimleri ve parolaları elbet ekonomik, kültürel ve yığıncıl örgütlerdekinden başka olur.

Toplum gidişi içinde, zaman zaman kimi eski, kimi yeni olan bütün o mücadele ve örgüt biçimleri ile parolaları, üst üste yığılıp, insanların önüne çuvalla boşaltılmak için doğmamışlar, yapılmamışlardır. En kaotik (Mahşercil) görünen dövüşler ve örgütler bile, bir sosyal eğilimin determinizmi altında belirlenirler. Her çağda ve her aşamada, sosyal sınıf, zümre ve tabakaların ilişki çelişkilerine göre biçimlenirler ve parolalanırlar. O mücadele ve örgütlere canıyla başıyla katılmış ülkücü, zeki insanlar, o sınıf ve yığın eğilimlerini keşif ve icat ederek, ayıklayıp örgütleyerek bilimleştirirler ve bilinçleştirirler. Yığın eğiliminin gereklerine adapte ederler.

Anadolu Millî Kurtuluş Savaşı başlarken, tâ İnönü savaşlarına gelininceye dek: gerek millet, gerekse ordu yığınları DAĞINIK ve BEZGİN idi. Emperyalizmin ve derebeyi saltanatının öne sürdüğü saldırgan ve zalim güçleri ise en modern parolalar ve biçimlerle, dişlerine tırnaklarına dek silahlı idi. Böyle bir düşmana karşı, hemen aynı çapta bir DÜZENLİ ORDU ile çıkılamazdı. Ordu yerine, gerek ordunun, gerekse milletin önce dağınıklığını ve bezginliğini, yılgınlığını giderecek en olağan dövüş ve örgüt biçimleri ve parolaları bulmalıydı.

O bozgun ve yenilgi ortamının dövüş ve örgüt biçimleri ile parolaları ise, uzun boylu aranmayacak kadar ortada idi. Önce teker teker kişicil, sonra semt semt bölgecil İSYANCIKLAR ve DÖVÜŞÇÜKLER sanki kendiliğinden parolalarını, örgüt biçimlerini yaratmışlardı. Bu, halkın en uyanık, en atılgan ve en yiğit öncülerinin girişmiş bulundukları “KUVAYİMİLLİYECİ­LİK” savaşı idi.

Kurtuluş Savaşının bu birinci taktik konağı, bütün dünyada GERİLLA (Çete Harbi) denilen taktikle başlamıştı. İlk Kuvayimilliyecileri, muazzam emperyalist ve derebeyi saltanatı güçleri önünde savaşır görenler, önce küçümsemişler, sonra alay konusu etmişler, en sonunda Anadolu savaşçılarını her gün: “Dâgîler, Bâgîler”(Dağlılar, Eşkıyalar) diye millet ve dünya önünde çamurlamaya çalışmışlardır. Oysa İLK KUVAYİMİLLİYECİLİK taktiği, tipik bir RİCAT taktiği idi. Gerileyerek savunmakla zaman kazanıldı. Düşman dağınıklığa uğratıldı. Stratejik güçler, cephedeki yerli yerlerine konulup, yığınların morali sağlandı.

Çete savaşı, milletin ve ordunun yığınını ve moralini stratejik amaçlara belirli biçimler ve parolalarla yönetince, KUVAYIMİLLİYECİLİK’in ikinci taktik konağı geldi. Çeteciliğin yerine DÜZENLİ ORDU dövüşü ve örgütü için gerekli biçimler ve parolalar geçirildi. Bu ikinci taktik konağında da, gene sırasında ricat, sırasında saldırı yapan, temeli SAVUNMA olan taktik biçimleri ve parolaları önerildi. I. ve II. İnönü savaşımları savunmada ricatı unutmadı; Sakarya Savaşımı savunmada taarruzu geliştirdi. Bütün bu taktik düşünce ve davranışları, en sonra KESİN sonuçlu Dumlupınar taarruzunu hazırlayıp gerçekleştirmeye yaradılar.

Askercil taktiğin ayrıntılı uygulamalarına paralel sosyal taktik uygulamaları da vardır. Çarlık Rusya’sında, göze çarpan taktik konaklar ve uygulamaları şöyle klasikleştirilmiştir:

Taktik konağı Mücadele biçimleri ve parolaları Örgüt biçimleri ve parolaları
TAARRUZ

(1903-1805)

l- Bölgecil grevler, politik grevler, genel Siyasi grev.

2- Dumaya (Çar Meclisine) boykot.

l- Fabrika komiteleri, devrimci köylü heyetleri, grev komiteleri.

2- İşçi-köylü Sovyetleri, az çok açık Sosyal Demokrat Rus İşçi Partisi.

RİCAT

(1907-1912)

1- Ekonomik grevler yahut, hatta, tam sükûn.

2- Duma’ya katılma. Parlamento müdahaleleri.

1- Legal örgütler: eğitim dernekleri, kooperatifler, sigorta sandıkları vb. gibi.

2- En az hedef teşkil eden Sosyal Demokrat İşçi Partisi.

Taktik Güdümü Nedir?

Buraya dek bütün belirttiklerimiz: Strateji ile taktiğin boyuna diyalektik karşılıklı etki-tepki ilişkisi ve çelişkisi içinde bulunduklarını gösterdi. Stratejik aşamalar da aynı kurala uyarlar.

Belirli bir aşama için amaç: STRATEJİK ZAFER’dir, yani; kesin başarıdır. TAKTİK ise, zaferi hazırlama ve en iyi sonuçlandırma aracıdır:

“Verili bir durumda, stratejik zaferi hazırlamak için gereken azamî sonuçlar elde etmek üzere bütün mücadele ve örgüt biçimlerini akılcıl (rasyonel)olarak kullanmaktır.”

Bütün bunlar, tekrar edelim, belirli bir tek aşama için doğrudurlar. Ancak hayat, hiç bir zaman “TEK” aşama değildir. Bir aşama bitince, o aşamanın strateji amacı, ondan sonra kaçınılmaz olarak gelen yeni aşamanın ARAÇ’ı olur. Çünkü, yeni aşamanın stratejisi amaçlaşmıştır: eski strateji yeni aşamada artık taktikleşmiştir. Strateji ile taktiğin böyle karşılıklı olarak birbirlerini İNKÂR edişleri, sonra İNKÂRLARIN İNKÂRINA varışları, sosyal gidişi yönetir.

Her belirli aşama içinde bütün taktik amaçlar ve araçlar da, zaman zaman aynı diyalektik olumluluk ve olumsuzluk MOMENT’lerinden geçerler:

TAKTİK ARAÇLAR: “Bütün Dövüş ve Örgüt Parolaları ve Biçimleri”dir. O araçların hepsi birden, gelişigüzel mi kullanılacaklar? O zaman, toplum mahşer yerine döner, bütün düşünce ve davranışlar saçmalamaya varırdı. Çünkü, ne yapıldığı ve yapılacağı bilinmez, yahut bir yapılanla ötekisi bozulurdu. Onun için, her taktik momentin de kendine has bir amacı bulunur ve o amaca göre taktik yönetim güdülür.

TAKTİK AMAÇ: her belirli momentte “MAKSİMAL SONUÇ” verecek araçları hem SEÇMEYİ ve hem de en RASYONELCE KULLANMAYI bilmekle elde edilir.

En “AKILCIL” olan, yani en “AZAMÎ SONUÇLAR ELDE EDEN” taktik amaca nasıl varılır? Başka deyimle, taktik araçlar nasıl ve neye göre seçilip ayarlanır ve güdülür? Başlıca şu iki objektif ve somut gerçekliğe göre:

1- Sosyal Durum,

2- Yığın Düzeyi.

I- SOSYAL DURUM: İnsanlık 20’nci Yüzyıldan beri kapitalizmin emperyalizm konağına, yani: KESİN BUNALIMLAR ve DEVRİMLER çağına girmiş bulunuyor. Bunda hiç kimsenin kuşkusu olamaz. En unutulmuş yeryüzü bölgelerinde her gün patlak veren altüstlükleri kim unutabilir?

Ancak, bu çağda dahi, görüldüğü gibi: bir düziye, her gün, her saat başı bir “DEVRİM” yoktur. En giderilemez “BUNALIMLAR” en sinsi biçimleriyle bile, bir sıra kabarmalar, orantıcıl yatışmalar, met’ler, cezir’ler ile gelişirler. Yalnız “Deliler için her gün düğün bayram” vardır. Her gerçek prose gibi, sosyal bunalımlar ve devrimler gidişi de: kimi çıkarak, kimi inerek, şimdi yükselerek, sonra alçalarak gelişir. Her zaman: bir uzunca EVRİM’in ardından, büsbütün kısaca bir DEVRİM hecmeleri [atakları] birbirini kovalar.

Ayrıca, yeryüzü bir makastan çıkma ülkeler mozaiği de değildir. Hele kapitalizm, ülkeler arasındaki EŞİTSİZCE GELİŞİM ayırtlarını son kerteye dek abartmış bir düzendir. Kapitalizmin “Tesviye” ettiği dünyada, her ülke: hem öteki ülkelerle BİTİŞİK KAPLARDAKİ AKICI gibi bağlı, karşılık etki-tepkili, hem kendi BAŞLIBAŞINA’lığının MUSLUKLARI ve AMORTİSÖRLERİ ile apayrı -moda deyimi ile- “bağımsız” durumdadır. Bu diyalektiği kavramayıp da, o çelişik durumlardan yalnız biriyle ambale olmak skolastiğin batağına saplanmak olur.

Zaman gelir, bir ülkede: Toplum hiç beklenmedik anda bir DEVRİM çıkışı gösterir. Bu az çok kısa süren çıkışın ardından, daha uzun bir iniş başlar. “AKILCIL” taktik odur ki: Toplumun bu objektif (nesnecil) gerçekliğini tam vaktinde yakalayıp, ona göre en uygun gelecek mücadele ve örgüt parolaları ile biçimlerini kavramayı ve uygulamayı bilir.

Buna toplumun OBJEKTİF durumuna uygun TAKTİK denir. Birinci TAKTİK AN SEÇİM budur. Toplum gidişini bir zincire benzeten büyük sosyal güdücüler, her aşama merdiveni içinde tutulacak basamağı seçmeye: “ZİNCİRİ SÜRÜKLEYECEK HALKAYI YAKALAMAK” derler.

“Verili anda proseler zinciri içinde yakalanabilecek halka bulunmalı: o halka ele geçince bütün zincir çekilerek stratejik zafer şartları hazırlanmalıdır.” “Sosyalistim, demek yetmez: verili her an için, zincirin yakalanacak ve asılıp çekilince bütün zinciri kuvvetle tutmaya yarayacak ve ondan sonraki halkayı çekmeye elverecek halkasını bulmalıdır.”

II- YIĞIN DÜZEYİ: Zinciri sürükleyen halkayı bulmak, yalnız objektif toplum durumu ile bitmez. Bu, 1969 yılları Türkiye’sinde toplum durumunu görüp kavramış bir ÖNCÜ ÖRGÜT’ün bulunması da yetmez. Bu da 1920 yıllarında Mustafa Kemal’in “Türkiye Komünist Partisi”ni kurmuş olmasına benzeyebilir. Öyle bir örgüt gerçekten kurulmuş olsaydı bile Türkiye’de emperyalizmi ve derebeyi saltanatını devirmek elden güç gelirdi. “YALNIZ ÖNCÜ İLE YENMEK OLAĞAN DEĞİLDİR.”

Kapitalizmin eşitsizlikçi gelişimi yüzünden, modern tarihte, öyle objektif durumlar vardır ki, orada toplum ve bütün ülkeler, en keskin bunalım ve devrim içine girmiş bulunur. Ama, tarih “Durum”ların kendiliğindenliği ile, yahut “Öncü” örgütlerin sırf dilemesi ve yapması ile değil: İNSAN YIĞIN’ları ile yürür. Eğer, ortaya çıkmış bunalımı ve devrimi az çok kendi kanunları ile güdüp insanlık için en yararlı sonuca vardıracak bir “YIĞIN” ortada yoksa, bir şey yapılamaz. Antika Tarihin bütün “TARİHÇİL DEVRİMLER”i buna tanık olmuş örneklerdir.

Tüm dünya bunalımı ne olursa olsun, öncü ne derse desin, evrimi “AZAMÎ SONUÇLARINA” vardıracak olan yığınlar, henüz o tarihçil görevlerine uygun bir düşünce ve davranış düzeyine varamamışsalar, bu gerçekliği kavramamak gaflet olur. O zaman, ortaya atılacak en “İLERİ”, en “DEVRİMCİ” dövüş ve örgüt parolalarına ve biçimlerine, -asıl tarih yapıcısı olan- yığınlar, gerekli ilgiyi ve eğilimi, katılımı gösteremezler. “YIĞINLAR DEVRİM CEPHESİNE GİDİP” uygun yerlerini alamazlar. En parlak stratejik ve taktik sloganlar havada kalır.

Böyle bir tutum, hiç ordusu bulunmayan bir genelkurmayla dünyayı fethetmeye kalkışmak gibidir. Yığının tutmayacağı parolaları ve biçimleri ortaya atmak, orduya hiç anlamadığı dille, bilmediği, yapamayacağı kumandaları vermeye benzer. Böyle durumlarda, en iyi dilekli “Strateji” veya “Taktik” iddiaları ve gösterileri: Strateji ve taktikten başka bir şey olacaktır. Çünkü, sırf kumandanı ve kurmayı ordudan, öncüyü yığından koparıp ayırmaya yarayacaktır. Tek sözle, devrimciliği ve devrimi, gericiliğe kurban edecektir.

Taktiğin başlıca bilimcil rolü:

“Yığınları devrim cephesine götürüp uygunca üleştirmeye elverişli kılacak ve hareketin durumuna en uygun gelecek mücadele ve örgüt biçimlerini birinci plana çıkarmaktır.”

Bu rolü başarmaya yarayan taktiğe “TAKTİK” denir. Buna yığının SOMUT durumuna uygun TAKTİK denir. İkinci TAKTİK AN SEÇİMİ budur. Birinci SOSYAL DURUM halkasını yakalamak ne denli OBJEKTİF şartsa, bu ikinci YIĞIN DÜZEYİ halkasını yakalamak da en az o denli SÜBJEKTİF şartlarla ilişkilidir. “Yığını böyle kollarımızı kavuşturup beklemeli” mi? O zaman, bu dünyadan el etek çekme tutumuna düşülür. Buna sosyalizm değil, FATALİZM adı verilir. Diyalektiğin en kesin işlediği yer, Sosyal Durum-Yığın Düzeyi önünde ÖNCÜ-YIĞIN ilişkileri alanıdır.

Taktiğin gerçek rolünü başarması ne zaman olur?

Yığınlar: “BU BÖYLE GİDEMEZ!” dedikleri zaman.

Yığınlar, “bunun böyle gidemeyeceğini” ne zaman kavrarlar?

“DEVRİMCİ PAROLANIN DOĞRULUĞUNU” kavradıkları zaman.

Yığınlar, devrimci parolanın doğruluğunu ne zaman kavrarlar?..

İşte burada, gerçek taktiğin özü ile karşı karşıya gelinmiştir.

Dünyanın her yerinde yığınların ezelî sözü: “LAFA KARNIMIZ TOK!” demek olur. Yedi bin yıldır, sınıflı toplumun her egemen tecellisi, insan yığınlarını en son duruşmada hayal kırıklığına uğratmış, aldatmıştır. O yüzden yığınlar, lafla, sırf propagandayla, tahrikatla [ajitasyonla], kitapla, yazıyla, söylevle bir taktiğin ne doğruluğunu, ne eğriliğini kolay kolay kavrayamazlar. “Çöreğin tadı, ancak dişe vurmakla tadılır.”

Öyleyse, nasıl taktik güdülecek?

İki şey, aynı zamanda hiç unutulmayarak:

l- PROPAGANDA-AJİTASYON-ÖRGÜTLENME: yapılmalı mı?

Bu canlı insanın soluk alıp almamasını sormaya benzer. Toplum yaşıyorsa, hepsi yapılacak. En korkunç yasaklar bile propagandanın, ajitasyonun ve örgütlenmelerin hiç birisini hiç bir zaman durduramamıştır. Bak da görme, dinle de işitme, yola çık da yürüme, kime, nasıl denilebilir? Denilse, kim dinler? Bir ülkede sosyal konuların propaganda, ajitasyon ve örgüt dışı ilân edilmesi, tabiatın kanunlarına aykırı olunabileceğini sanmaktan başka anlam taşıyamaz.

Ama, yalnız başına propaganda, ajitasyon ve örgüt, hem hiç bir zaman yığınların bütününü gereği denli etkileyemez, hem etkilese bile, candan inanmaya, hele canla başla davranmaya götüremez. Bütün o düşünce ve davranışlardan sonra ne gerekir? Yığınlara kendi dışlarından yansıtılacak işlemlerin, eylemlerin yerine, kendi içlerinden gelme ve sanki kendiliklerindenmişçe yaptıkları işlemler, eylemler gerekir.

2- OLAYLARI, YIĞINLARIN DİŞİNE VURUŞU:

Yığınlar, bir taktiğin doğruluğunu kendi yaşayışı ve davranışı ile deneyip sınamakla kavrar ve benimser. “Cemaat ne derse desin. Hoca bildiğini okur” atasözünde: Cemaat YIĞINLAR ise, sözü tersine çevirmek gerekir: Propaganda, ajitasyon, örgüt ne derse desin “YIĞIN BİLDİĞİNİ OKUR”. Yığının bildiği ise, tarih boyunca denediğidir, sınadığıdır. Cumhuriyet, Türkiye’de 40 yıldır “Laiklik” propaganda, ajitasyon ve örgütlenmesi yapar. Köylümüz, Osmanlı Dirlik Düzeni çağında Müslüman kurallarının kendisine bedava toprak dağıttığını, atalarının denemesiyle gelenekleştirdiği için, geride, Şeriat yanlı olarak kalmıştır.

İyi taktik, yalnız doğru taktik değildir: yığınların o doğruluğu sınamalarını da sağlamayı ve o açıdan değerlendirmeyi bilen taktiktir. Bu iş, yığınların pratik davranışları dışında, hele yığınların dışında hiç başarılamaz. Kürsülerde, salonlarda, meydanlarda, hatta dağda bayırda, nutuk atmalara, yığın bıyık altından güler, geçer. Gözüyle görmeli, eliyle tutmalı, dişiyle, tırnağıyla sınamalıdır. Onun için: “Bir musibet, bin nasihatten yeğdir” denmiş.

Tek sözle, strateji gibi taktik de YIĞINLARA MAL EDİLİRSE anlam taşır.

Yoruma kapalı.