Hikmet Kıvılcımlı – Kimin Ağırır O Bağırır

Sosyalist 13 Nisan 1971

Sokakta gidiyorum. Radyolar ağzına dek Meclis’e açılmış. Sokaktaki adam merakla sokulup sordu.

1- PARLAMENTO’DA YANGIN VAR!

“- Niye o kadar bağırıyorlar?”
Gülüyorum:
“- Nasırlarına Nâsır basmış.”
Bizim “gözü” timsah gözyaşlı, bağrı altın, elmasla taşlı Palavramentocuları sokaktaki insan anlıyamıyor.
“- Kaç saat konuşacaklar? Gırtlakları parçalandı. Noluyor?
“- Hiç. 3 Maddelik, 6 satırlık bir “MUHTIRA”ya
karşılık verecekler.
“- Deli ederler adamı. Çıldırdılar mı?
“-Hayır, onlar değil, bizim Silâhlı Kuvvetler adamı deli ederler 6 satır yazdılar. 30 gündür susuyorlar. “SİYASİ PARTİ AKILLILARI” çıldırmasınlar da netsinler?..
“- Böylesine de ciyak ciyak! Hep aynı şeyler. Kim dinliyecek bunları?
“- Vardır kendileri gibi kürsü kapakları.
“- Ya ordu?
“- Ordu kös dinlemiş. Bu sivrisineklerin Demokratik Palavramantarizm sazından anlamaz.”
Ve insan, kendi kendine düşünüyor.

2- DEMOKRASİYE Mİ, SÜNGÜYE Mİ HASRETLER?

Türkiye’de politika sahnesi hiç bu denli açık seçik Ortaoyunu’na dönmemişti. Kürsüye firlıyan politikacı, aczin, ruh yoksulluğunun, yürek selânikliğin yeryüzünde görülmedik gülünçlüğünü veriyor. İşin tuhafı da, düne dek bir işaretle öğrenci yurtlarını geceyarısı bastıran, kız öğrencilerin gizli yerlerine kanlı komanda ve toplum polisi copları sokturtan o “dehşet saçıcı” iktidar adamlarının, şimdi “demokrasi”den kurulmaları. Her solukta: “Böyle hükûmet olmaz”diyen “muhalefet liderleri” daha az ikiyüzlü olmuyorlar. Süleyman beyi düşürmek, birinci dilekleriydi. Yapamadılar. Adamı ordu düşürdü. Hepsi birden kucak açıyorlar:

“- Aman Süleyman Bey! Sen gittin, demokrasi bitti…”

Hani ya, bu politika oyuncakları “sandıktan çıkmış”lardı? Hani ya, “millet iradesi” demek onlar demekti? Nerde “millet”? Nerede “iradesi”? Kimsenin kılı kıpırdamıyor. Demek onlar, “milletin iradesi”ne değil, ordunun süngü gücüne dayanıyorlarmış. Ordu süngüyü halka karşı çevireceğine, politika düzenbazlarına doğru çevirince, onları hiç bir şey kurtaramıyor.

3 – HALKIN ALDATILIŞI VE SÖMÜRÜLÜŞÜ

500 Finans – Kapitalist adlı “çağdaş” parababaları ile 2000 Tefeci – Bezirgân Hacıağa, Eşraf, Ayân adlı antika parababası için başka türlüsü de olamazdı. Onların “demokrasi” dedikleri şey, halkı aldatmak palyaçoluğu idi. Halkın bir şeyden haberi yok. Diyelim ki, seçimden seçime kuru kalabalıkları davul zurnayla ürkütüp, sandık başına topladınız. “Adet budur” diye, birbirinden hergelede karabeygirler kadar ayırtsız sözde çeşitli “Siyasî Parti”lerden berikisine, yahut ötekisine “Oy”larını da attırdınız. Sonra, (aranızda) göz kırpışarak anlaştınız:

“- Gelin oturalım, PARLEMANTARİZM denilen şu süslü kalede. Birbimizle cilveleşerek, 4 yıl, halkın etini cımbızla kopara kopara yiyelim. Çok sıkışırsak, meclis ortasına bir de pahalı câmi kuralım. Arasıra, abdestli, cenabet orıya girip çıkar, “YÜCE MECLİS” minarele rinden de kibarca ezan okuduk mu: Bu millet müslümandır, bizim de müslüman olduğumuzu antattık mı, ses çıkarmaz. Ali Cengiz oyunumuza devam eder gideriz.”

4 – MİLYONLA KAPIKULU SOYSUZLAŞTIRILABİLİR Mİ?

Ne denli aktör olsanız, yaptığınız, yaptırdığınız vurguna can dayanır mı? Sizin halkı sömürmenize gözü bağlıca (siyaset yasak edilerek) yardım etmeleri için 1 milyon asker – sivil memur besliyorsunuz. Onların da ceplerine girecek paranın her 100 kuruşundan 66,66 kuruşunu “Devalüasyon” lâkırdıcığı ile örtbas ettiğiniz modern kalpazanlık biçiminde aşıracaksınız. Dönüp asker – sivil memurlara, hiç utanmadan, “personel kanunu” yem borusu çala çala %20-30 maaş-ücret zammı yapmış görüneceksiniz. Yâni, kapıkulunun cebinden 2 lira çalıp,1 lirasını bahşiş gibi kendisine geri vererek enâyi sevindireceksiniz.

En karanlık Osmanlı şâiri bile:

“Sen herkesi kör âlemi sersem mi sanırsın?” demişti. Halkı, Yoksulluk – İşsizlik – Pahalılık batağına gömüp antika çağ afsun tafsun karanlığı ile kandırdın, diyelim. Kendi kapıkullarına da mı: “Lö… Lö… Lö…” . Hadi “sivil memur”lar “sefil”: Çünkü örgütsüz ve kafadan, tüfekten silâhsız. Kıpırdıyamazlar. Korkarlar. Neden? Onlar da bilmezler. En azından maaş elden gider. “Virân olası hânede evlâd’ü iyâl var” gibilerine gelir. Ya meyhanede sızarlar ya devâir dehlizlerinde:“Rüşvet – İrtikâp – Suiistimal” vb. soysuzlaşmalarla, ücret, maaşların ateş pahalılığı ile her gün erimesine karşı debelenip, çürümeyi göze alırlar, hatırınız için. 2500 parababası, 35 milyon yurddaşı ezip suyunu çıkarsın diye.

5 – ASKER-SİVİL FARKI

Ordu böyle mi? Hepsi köyden kentten gelmiş halk çocukları. Ne denli Amerika’ya gönderilenleri, Nato’da, şurada, burada yolluklananları olursa olsun, çoğunluğu Türkiye halkı ile yanyana, cancana, içiçe, gözgöze yaşıyor. Kaç sivil memuru rüşvet’le vurguncu parababasına suçortağı yapabildin? Asker için rüşvet kapısı da kapalı. Müteahhitle Mehmetçiğin kıt rızkından bin belâ kırışan üç beş levazımcı, ordunun her an alay konusu, yarım başıbozuk sayılır. Savaş subayı çoğunluğu o pis ve değmez dalaverelerden iğreniyor. Üstelik tepeden tırnağa en son sistem silâhlı olan da bu subay.

Sen istediğin kadar “siyaseti yasak” et askere. Asker, siyaset topunun her gün ağzında. Sen vatan topraklarını Amerikan Emperyalizmine Üs yap: İçine Türk sokma. Sen millet çıkarlarını şu veya bu yabancı parababalarına hem sat, hem borçlan. Başına Amerikan Generalini “Başkumandan” yaptığın Ordu’ya: “Vatan, milleti koru!” de. Asker bu oyunu anlamasın. Yağma yok. Yalancının mumu yatsıya kadar yanarmış, vaktiyle. Şimdi Ordu, alacakararılık çökerken, siyasetin şafağını söktürüyor: Siyaset ya parababalarına yahut halka hizmet etmeyi ayırdetmek bilimi ve sanatıdır.

Son 27 Mayıs ve 12 Mart olayları asker için yüzyıllık eşya derslerinden çok daha öğretici olmuştur. Bir yol açıkça görmüştür asker. Şu batılı soyguncuların göklere çıkardıkları partemantarizm halk için, halk tarafından kurulu düzen değildir. Halkın en feci biçimde aldatılması için uyduruk bir danışıklı döğüş sahnesidir. Parlemantarizm tüfek namlusu ucuna asılmış bir korkuluktur. Asker o namlıyı çektiği anda, parlemantarizm: Hacıvatlarla Beberuhilerin boşuna debelendikleri ve kendi kendilerini gülünç ettikleri bir karagöz perdesi olur.

6 – NEDEN ÖDLERİ PATLAR?

Yarım saat için zararsız hale getirilen parlamento‘yu ordunun dayanaklaması; şimdi halkı bol bol güldüren o komedi‘yi, parababalarının halkı ezme trajedisihaline çevirmekten başka bir şey sağlamaz. Parababaları, câhil, araçsız halkı aldatıyorlar diye, illâki, aydınlarımızın en uyanık ve en halksever bölümü olan askerlerimizin aldanmaları neden gereksin? Hem korkmıyalım. Parababaları halkı hiç bir zaman aldatamıyorlar. Yalnız ürkütüp sindiriyorlar. Bu sindirmede ise en büyük silâhları ordudur.

Halkı gönül rızası ve dileğiyle idare etmek mi? 27 Mayıs’a da, 12 Mart’a da halk oyunu susmakla vermiştir. Halkın en candan, en gerçekten verdiği oy, bu susmakla verdiği oydur. Sandık dalaverelerine Hacıağa zılgıdı ile atılan uydurma paralı, hileli, kirli kâğıt parçaları oy değildir. Doğru yolunu, yordamını gösterin de, bakın halk nasıl tufan gibi kabarır, eliyle, ayağıyla, bütün gövdesiyle, varıyla oyunu size verir. Parababalarından yana değil, halktan yana olduğunuzu halk bir anlasın, yeter dünyayı gül, gülistan eder, berekete boğdurur.

Çağdaş ve antika parababalarımızın parlemantarcı siyasî partileri de orasını çok iyi biliyorlar ve en çok ondan korkuyorlar. Korktukları için, büyüleri çözülmeden, demokratik sihirbazlıklarının en cırlak kaynana zırıltılarıyla küplere binmişler. Hep bir ağızdan cıyak cıyak bağırışıyorlar, Babayasa Orduya:

“- Anayasaya canımız fedâ. Ama, onu rafa kaldıramıyacaksak, ölürüz de değiştiririz!”
Ve Orduda çıt yok. Kuvvet kumandanları o kadarcığını çıtlatıyorlar:
“- Biz politikacı değiliz!”

Olmaz olsun parababalarının çenesi düşük politikacıları. Halk: Politikadan lâf değil, bekliyor. Daha doğrusu halk zincirlerinden boşanıp politikaya el atmak istiyor.

Yoruma kapalı.