Hikmet Kıvılcımlı – Kendimize gelelim ya birleşmek ya ölüm!

Türk Solu 25 Şubat 1968  Sayı: 67

Yarım yüzyıllık Mustafa Kemal denemesi, her şeyi bütün trajik ve komik yanlarıyla ispatlamış bulunuyor: ya KURTULUŞ SAVAŞI, ya en soysuzca KÖLELEŞMENİN MEZAR TAŞI.

“KANLI PAZAR”ın sıcak, genç Türk ve Müslüman kanıyla bize ateş renkli ölümü uzatarak bir yol daha öğrettiği birinci ders budur. İki GERÇEKLİĞİMİZ her gün iki tokat gibi suratımıza vuruluyor.

Önce, şu birbirinden hem uzak, hem iç içe olayı en görmek istemeyen göze batıralım: 1969 Şubatının 16. günü en vurdumduymaz gazeteler

bildiriyor: KANLI PAZAR! 1969 Şubatının 17. günü TRT yayınlarından dinliyoruz: “ABD YUNANİSTAN’DAKİ ASKERİ YARDIMA YENİDEN BAŞLADI”

Bu iki olay bize neyi gösteriyor? Biri Türkiye’de ötekisi Yunanistan’da imiş gibi gözüken her iki olay, ucu Waşington’da dövülen aynı zincirin iki halkasıdır. Pasif tesadüflere değil, en domuzuna hesaplarla en az 20 yıldan beri Türk milletinin ve Türkiye müslümanlığının boynuna dolatılan her zerresi binbir casus teşkilatının AKTİF planlayışıyla hazırlanmış lanet zinciridir bu. Bakın ne denli kolay, açık, rahat çalışıyor emperyalizm.

Çağrılmayan, ama git de dedirtmeyen Amerikan 6. Filosu mütareke yılları dehşet saldığı Türkiye karasularına müslüman kadınlarıyla gâvur Amerikalı’yı göbek havasında çiftleştirmek perdesi altında SÖMÜRGE cümbüşü yapmak üzere sokuluyor. Her gün, büyük şehirlerimizde, sağlı, sollu, dudak bükmeyle uzaktan seyredilen masum veya münafık gösteriler ansızın değişiyor. Rus gömlekleri takınmış Ergenekon Arslanları yahut mızraklarının ucuna Kur’an-ı Kerim takan Yezit askerleri gibi tekbir getiren sözde müslüman aylıklı gangsterler bozmaları, Amerikan Hava Kuvvetleri indirimlerinin, Amerikan zırhlılarında İstanbul Belediye Başkanı’nı sarmaş dolaş eden helikopterlerin “NEZARETİ ALTINDA” müslüman işçi-gençliğine müslüman işçigençliği “KANLI PAZAR” oynuyor.

Ve ertesi günü, Amerikan Emperyalizmi, Yunanistan’da, Amerikan casus teşkilatı CİA eliyle hazırlayıp, Türkiye’ye örnek gösterdiği en rezil cunta kukla askerlerine, sanki o zamana dek sahiden “KESMİŞ” gibi, tanklar, gemiler, füzelerden üssel oyuncaklar sunduğunu bütün dünya radyolarıyla yayarak, “KANLI PAZARLA” ürküttüğü veya ürkütemediği masum veya münafık çocukları hem imrendiriyor, hem tehdit ediyor.

Finans-Kapital bu. Aynı Kıbrıs’tan ne maydanozlu köfteler çıkartmaz ki? Dün Derviş Vahdeti, bugün Alpaslan Türkeş veya Said-i Nursi, dün “Otuzbir Mart Vakası” bugün “KANLI PAZAR” emperyalizmin cebinde hergün çıtırdattığı çerezlerdir.

Bunu hala anlamıyor muyuz? Anlayamayacak mıyız? Tedaviye kalkmadan önce, teşhiste yanılmayalım. Onlar, evrensel yabancı Finans-Kapital’in, küçük kapitalist uydularındaki yerli Finans-Kapital şubelerince her saat başı oynattığı oyundur. Yunanistan’da “KASABİKO”, Türkiye’de “Kılıç-Kalkan” yahut “MEHTER MARŞI” komando. Bunlar “AŞIRI” değişiklikler değil, bir tek rejisörün elinden (Pentagon-CİA madalyalı Wall-Street’ten) aynı saatte, aynı masada kotarılıp sahneye konmuşturlar. Arasıra kartlar eskidikçe aktörler yenileştirilir. Amerikan dolarının şakası yoktur. Kulsan, yüzde yüz herşeyini teslim edeceksin. Menderes Kruşçof’u Ankara’ya çağırıp kendisi Moksova’ya gitme cilvesine kalkar kalkmaz 10-15 gün geçmedi, bir geceyarısı adam kaçacak yer bulamadı. Ve İstanbul Valisi olacak, aziz ahbabı Amerikan Albayı casusun o gece kendisine Yeşilköy’de gece yarısı için verdiği randevusuna, böyle sadık bir adamken nasıl gelmediğine hala şaşar durur.

Urfa kebabı kadar “meşhur” koalisyon hükümeti günlerinde, Türk Ordusu’nun Amerikan Başkumandanlarından izin almadan kılını kıpırdatamayacağı, Kıbrıs dolayısıyla Türkiye başbakanına resmi özel kırmızı balmumu ile bildirilmişti.

Waşington’a giden İnönü’ye, Johnson filmini gösterdi, saray bahçesine inerlerken. Amerikan casus uçakları, Türkiye Başbakanı’nın helaya gidişini bile ta yukarılardan fotoğraflayıp dosyasına geçiriyorlardı.

Uslu “ağır işitken sultan”ımız avucu içine konulan filimli hakikate, “ya öyle mi?” diyesi oldu. Amerikan casus generali Ankara’ya damladı. İnönü’nün yerine ve İnönü’nün deyimiyle “BİR BAŞKA BAŞBAKAN” aradı. Başı en allerjik huylu Bölükbaşı çekerek, bütün “MUHALEFET” o saat “Rokenrol” temposunda alaturka halay çekmeye girişti ve CHP’yi “yumuşak alt karnından” vurdu. İkidardan düşürdü. Ve Türkiye Finans-Kapitali’nin “SÜMBÜL BEBEK TOHUMU” AP’nin başına, TBMM hükümetinin başına kimi getirdi? Artık hiç değilse onu bilmeyen yok. Mühendis çıkar çıkmaz Amerika’da uzman, Türkiye’ye döner dönmez Bayar’ın “bizim” dediği Sular İdaresi’nde “Barajlar Kralı”, AP’de “zuhur” eder etmez milyarderler Amerikası’nın tekin şirketinde seçkin, İnönü tekerlenir tekerlenmez “TOPLUM POLİSÇİ” tabancadan “TOPLU” başbakan: Demirel.

Öyle geliyor ki, o bile bir pazarlığa itiliyor. AP oy davarları sürüsünü yemlemeye mecbur. Kıbrıs “tükenmezinde” Yunan cuntası utanmazlığı, Karaağaç istasyonunda alay etmişti. Hem üç-beş ekonomik çıkar sağlamak, hem cunta şımarıklığına denge sağlamak zoruyla Demirel Sovyetler’le Menderes’inkinden çok daha eski, köstek selam-sabaha başlar başlamaz, “selamın aleyküm Kıbrıs”. Başbuğ Derviş Vahdeti komandoları “ve aleyküm selam”. Allahü Ekber’li komünizm düşmanı “Cihad-ı Azam!” ve “Pan-Turanizm” mi kanun üstündedir, kanun mu “pan-Turanizm”in altında? Neden “Kurtarmayalım” Altaylar’daki kan kardeşlerimizi? Kaka Kaoki’lerden kötü Vantiyöler’den aşağı mı kalacağız?

Evet. Lütfen kendi omuzlarımız üstündeki kafalarımızı kulaklarımıza dek örten külahlarımızı azıcık önümüze koyarak, DAVRANIRKEN DÜŞÜNMEYE alışalım. Düşünülecek şeyse atla deve değil. Azıcık tarihi okumayı anlayanlar yaşlı olmasalar da düşünebilirler. Şunu, her türlü çirk ve çepelden abdest alıp iki Külhüvallah bir Elham okuyup bütün yüreğimizin “ihlası” ile “ikrar” edelim: BİN SEKİZ YÜZ YILINDAN BERİ, TÜRKİYE’Yİ TÜRKİYE İDARE ETMİYOR. Yalnız Türkiye mi? Hiç bir milleti kendisi idare etmiyor. Her milleti yaratan “KAPİTALİZM” güdüyor. Kapitalizm denilen ejderhanın dizginleri, 19. yüzyılda İngilizin elindeydi. 20. yüzyılda Amerikan eline geçti. Kapitalizme canını, malını, ırzını, namusunu teslim eden hiçbir ülkeyi kendi içinden, başına buyruk hiç kimse yönetemez. O, “Batı Uygarlığı” idi, “Özel Teşebbüs” idi, “Kamu Yararı” idi. “Sosyal Devletçilik” idi, “Bağımsızlık”tı, “Özgürlük-Özerklik”ti, “Kişiliklik-Pişiklik”ti. Hepsi, Finans-Kapital sofrasında meze. Daha som gerçek ortada. Bu gün hiç bir kapitalist ülke, Uluslararası Finans-Kapital’in ağababası Amerikan (PARA-CASUS-ORDU) üçüzü dışında gık diyemez. Siz bir kapitalist ülkeyi falan yaldızlı başbuğ, yahut kılına dokunulamaz meclis mi yeder sanırsınız? Aldanırsınız. İnsanlığın önünde iki rahmetten biri var: Ya bile bilesiye, tüm bilinçli, kıyasıya, öldüresiye ve ölesiye MİLLİ KURTULUŞ SAVAŞI göze alınır; yahut sömürüye, sömürülesiye, çürüyesiye, geberesiye kullaşılır, köleleşilir. Bunu anlamak için sonraki “ÜÇÜNCÜ DÜNYA” palavralarınca maval dinlememize hacet yoktu. Yarım yüzyıllık Mustafa Kemal denemesi, her şeyi, bütün trajik ve komik yanlarıyla ispatlamış bulunuyor: Ya KURTULUŞ SAVAŞI yada en soysuzca KÖLELEŞMENİN MEZAR TAŞI. “KANLI PAZAR”ın sıcak, genç Türk ve Müslüman kanıyla bize ateş renkli ölümü uzatarak bir yol daha öğrettiği BİRİNCİ DERS BUDUR.

Gelelim İKİNCİ DERS’e, “devrimci” gevezelikler yeter. “Mustafa Kemal Yürüyüşü”… güzel şeydir. Yürümesini bilirsen. Başını ayak, ayağını baş ederek, yusyuvarlak tekerlenmeyi “yürüyüş” sanmazsan.

Otuz bin müslümanı Beyazıt’tan Taksim Opera yapısına dek kuzu kuzu götürmek çok hoşa gidebilir. Ama Taksim parkında çöreklenmiş üç buçuk Finans-Kapital gangsterinin ekmeğine yağ sürerce, toplum polisinin bilmeyerek alet edildiği hinoğlu hince tuzağa baştankara düşürtmek: 6. Filo helikopterinin göte yellenen kahkahası altında, üç bin kişi önünde otuz bin kişinin it dalamış keçiye döndürülmesi ne güzel şeydir, ne de hoşa gider.

Cumhuriyeti “ilelebet” Türk gençliğine emanet eden Mustafa Kemal böyle mi yürüdüydü? Kendimize gelelim. Sürüyle martavallara karınlar tok olsun artık. Tarih yapmayı şiir yazmakla, roman okumakla karıştırmak yetti, arttı. Her adım atışımızda şunu unutmayalım: Biricik olumlu geleneğin, Cumhuriyetin emanet edildiği kuşağız. Koca bir Türk ve Müslüman milletin alınyazısını taşıyoruz; ve hiç şakası olmayan balta girmemiş Finans-Kapital ormanının cöngül kanunları içindeyiz. Daha ciddi, daha samimi, daha uyanık olalım. MUSTAFA KEMAL, “hepsi kalpak, golf biçimi elbiseler, golf pantolon, yün çorap” giymiş, ne fazla ne eksik oniki arkadaşıyla 25 Mayıs 1919 sabahı o çakaralmaz seferberlik artığı otomobil ve yaylılara binip “DAĞ BAŞINI DUMAN ALMIŞ GÜMÜŞ DERE DURMAZ AKAR” marşıyla Samsun’dan yola çıkar çıkmaz, Yunan İzmir’den denize dökülüverdi mi sanıyoruz Paşanın heybetinden? Finans-Kapital hep öyle yeşil masallar uydurarak en som devrimci davranışları insan üstü, bulutlar ötesinde yitirmek ister.

KANLI PAZAR zehiri içilirken Mustafa Kemal Yürüyüşü dolayısıyla bir yol daha suyun yüzüne çıkan kimi doğruları tekrar edelim:

Objektif güçler bakımından gerçek Mustafa Kemal Yürüyüşü’nün iki genel karakterini alalım:

1- Mustafa Kemal, Anadolu’ya geçmeden, Yakındoğunun en yavuz, hatta zafer kazanmış silahlı gücü (iki orduyu bir araya getiren) Üçüncü Ordu gibi, merkezi Konya’da bulunan İkinci Ordu da fiilen kurtuluş savaşına girişmişlerdi. İstanbul’da sayılan Birinci Ordu’nun başlıca kolorduları Anadoluya geçirilmişlerdi. Mustafa Kemal Anadolu’ya ayak basarken, Hamidiye kahramanı Rauf Bey, Ege Bölgesi’ni tarayıp “Teşkilat-ı Mahsusa’nın” (gizli askercil örgütün) en gözü pek (Çerkez Ethem, Reşit gibi) elemanlarını harekete geçirmiş, ilk kuvayimilliyeci ateşi ağalara, sonra Yunanlı düşmana açmıştı.

Demek Kurtuluş Savaşı’nda her şey, bütün ülkenin gizli, açık gerçek güçlerini bir merkezde örgütlemekle yürüdü. Şimdiki Mustafa Kemal Yürüyüşü’nü örgütleyenler, tüm Türkiye’nin benzer örgütlerini birleştirmek şöyle dursun, bir öğrenci ve bir sendika örgütü dışında, başka hiçbir kardeş örgütün katılmaması prensibinde direndiler. Sebep? “Bu işin sorumluluğu”, yahut “şerefi” o iki örgüt dışına kaçmasın! Sizin dükkan mı çok iş yapacak, bizim dükkan mı esnaflığı. Faşizme meydan boş kalsın. Dünya bizim elimizde batsın.

2- Mustafa Kemal, ordu örgütünün haber alma sinirleri işlemezse, her şeyin felce uğrayacağını biliyordu. Batum’dan Edirne’ye dek, Türkiye’nin bütün ordu ve birlik komutanları, yıldırım telgrafları şifresiyle, birbirlerini uçan kuştan haberlendiriyorlardı. Anadolu’ya kafa tutan İstanbul hükümetinin içindeki gerçek güç, ordunun savunma bakanları ve genel kurmay başkanları, Mustafa Kemal’e özel şifrelerle bağlıydılar. Bu derinliğine ve genişliğine haber alma örgütü, dostun, düşmanın ruhu duymadan, Kurtuluş Hareketi’ne dakikası dakikasına iletiyorlardı.

Mustafa Kemal Yürüyüşü’ne istemedikleri halde candan katılanlar, daha Beyazıt meydanında, faşistlerin suikast hazırlıklarını öğrenip bildirdiler. Ona rağmen, Teknik Üniversite önünde, yani faşist gangsterlerle burun buruna geldikleri zaman bile, savunmak isteyen halkın elini kolunu bağladılar. Zaferi içmeden sarhoş oldular. En basit meşru nefis müdafaasından yoksun bırakılan yığınlar, yüzde yüz bozguna kan ve gözyaşı içinde salındı.

Böyle Mustafa Kemal Yürüyüşü olmaz.

Subjektif kişiler tarafından Mustafa Kemal Yürüyüşü’nün iki özel karakterini de anmadan geçmeyelim.

1- MUSTAFA KEMAL gençti. Otuz sekiz yaşında “üzerinde ordu müfettişliği üniforması” vardı. Cebinde, halifenin saydığı otuzbin altından milyon kez değerde, Türkiye’nin sivil asker bütün güçlerine padişahınkinden daha üstün ve kayıtsız emir verme yetkisi yazılıca bulunuyordu. Ancak, Mustafa Kemal ne o üniformanın ne bu altın yetkinin ürünü olmadı. O, kişi olarak, emperyalizmin genel bunalımlar çağında Türkiye’de patlamış hemen bütün ayaklanmalara, isyanlara, gizli ihtilal kuruluşlarına, açık çete ve meydan savaşlarına gözünü kırpmadan katılmış adamdı. Yıldırım Orduları Kumandanlığı’na dek yüzlerce ateş ve bozgun çemberinde denenerek bilgi ve karakter sınavı vermişti.

O nedenle, her biri savaşta rütbe almış nice paşalar, Mustafa Kemal’e güvençle ve bilinçle öncülük hakkını ve görevini tanımışılar, seve seve disipline itaat etmişlerdi. Mustafa Kemal yürüyüşleri ve benzerleri, ancak öyle şefler içindir. “Yürüyüş” örgütçüleri, öyle uzun çıraklık savaşında, ateşler ve bozgunlar içinde sınav vermiş olamayabilirler. Bundan ötürü hiçbiri yadırganmaz. Hiç değilse gençlerin hepsi, çok saygı ve sevgi değer dünkü çocuklardır. Ne var ki, sosyal ateşe ve bozguna uğramışları, sırf yandıkları ve yenildikleri için taşlamakla üniforma ve yetki sağlanacağına inanmış kişilerin yanılmazlığını tapınç konusu sanmak: Tecrübeyi, bilgiyi ve bilinci, bir maşrık-ı âzamin mürit ağzına tükürüğü yerine geçirmekti.

Böyle “Mustafa Kemal”lerle yürüyüş nereye varır?

2- MUSTAFA KEMAL, (rakibi) Enver Paşa’yı Anadolu’ya sokmadı. Kimi hüdai nabit ve anadan doğma (Maşrık-ı âzamlar) da diyelim beğenmediklerini kendi malikanelerine sokmayabilirler. Yalnız, (eski) Paşa Enver’in (Teşkilat-ı Mahsusası’ndan) yararlanmamazlık edilmedi. Kurtuluş Savaşı’na en ufak ilgi gösteren İttihatçı olsun, iti lafçı olsun ayırd yapılmadı. Türkiye’nin (eski-yeni) bütün düşünce ve davranış insanlarını Mustafa Kemal ciddiyetle çevresinde toplamaktan ürkmedi. Ve Kurtuluş Savaşı’nın en yanardağlı ortamında, Büyük Millet Meclisi’ni inanılmaz demokratik bir devrim güdümüyle zengileştirebildi.Mustafa Kemal yürüyüşünü bir imtiyaz sananlar, “yeni”nin “eski”yi domuz görmekle haklı bulunduğu teziyle bir türlü “eskiler” fobisinden silkinemediler. O zaman İkinci Milli Kurtuluş Savaşı’nda polis korkusu, AP’nin Allah korkusunu sömürüşüne döndü.Böyle “Mustafa Kemal”lerle yürüyüş nereye varır? Sakın yanlış anlaşılmasın. Mustafa Kemal Yürüyüşü yapılmamalıydı değil. Mustafa Kemal gibi yapılmalıydı. “Biz kimiz ki Mustafa Kemal gibi olalım” denemez. Mustafa Kemal değilsen, onun yürüyüşüne de kalkışma. Her adımın kutsal Kurtuluş Savaşı’na giriş olduğuna inanmayanın bu yolda işi ne?Ancak aşağılık cinayeti Pop Gaponlar da hazırlamış olsa, sonunda millete sırtlan yüzünü gösteren Finans-Kapital pişman olacaktır. Yaşayışı durdurabiliyorlar mı? Bir tek insan yaşadıkça Kurtuluş Savaşı yürüyecektir.

Yoruma kapalı.