Hikmet Kıvılcımlı – İlk Yabancı Sermaye “İnkilâbı”

Sosyalist 2 Şubat 1971

Türkiye Finans-Kapital’inin üçüncü gizli faaliyeti: Bütün ruhu ve kalıbı ile teslim olduğu Uluslararası Finans-Kapitale ne denli kaynaşık bulunduğunu halktan ve milletten saklamak çevresinde toplandı. Ve doğrusu, mahkemede herkesin gördüğü dişi deveyi, şahit gösterip erkek diye karara bağlatan Emeviye Saltanatının bu özbeöz mirasçısı ülkede, bu ikiyüzlülük hiç de büyük marifet sayılamazdı.

Bu aldatış nasıl yapılıyor? Bayağı, hiç utanmazca varı yok gibi göstererek yapılıyor. Türkiye’de kapitalist sınıfını bir anda 39 binden 150 küsur bine çıkarmak nasıl yoku var etmekse, yurdun iliklerine işletilmiş Uluslararası Finans-Kapitali yok etmek de, aynı kaygısızlıkla, onun tersi yapılarak beceriliyor. Yabancı sermaye mi? Ne haddine! Kemalist Türkiye’ye yabancının tırnağını sokacak olanın alimallah alnını karışlarız!

Bir kaatilin cinayetini saklayışı, Yerli Finans-Kapitalin Uluslararası Finans-Kapital izlerini yok edişi yanında pek mâsum bir davranış sayılabilir. 1908-19 Meşrutiyet burjuvazisi, “Müslüman dini aşikâre” yolundan, kendisini yüzdeyüz Uluslararası Finans-Kapitalin (Yedi Düvelin) açıkça emrine.adamıştı. Onun için 5 yılda koca İmparatorluk hemen bütün Avrupa ve Afrika gövdelerinden budandı. İkinci 5 yıllık İlk Emperyalist Evren savaşında, İmparatorluğun Asya (Arab-İslâm) dalları değil, Küçükasya (Anadolu) gövdesi bile tırpanla doğrandı.

Komprador Meşrutiyet burjuvazimizin kılı bile kıpırdamadı. Yâni “memleketi takım takım Bolşeviklere” mi sunacaktı? “Memleket”: ya Hürriyet ve İtilâf Partisi’nin İngiliz Mandası, yahut İttihat ve Terakki Partisi nin (Alman yenilince) Amerikan Mandası ülküsüne adanacaktı. Fakat, biraz gerçeğe bakan Yerli Millî Burjuvazi: Mandalaşmakla, ortada Türkiye denilecek bir şeyciğin kalmadığını sezmekte gecikmedi. Onun için, Finans-Kapitalin İstanbul’u kendi topu tüfeği ile işgal etmesine gık demedi de, maşa gibi kullandığı Yunan’a İzmir’i işgal ettirişi önünde ayaklandı. Hele Yunan Bursa ya girdiği gün, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde: “Şeytan da oluruz, bolşevik de oluruz!” çığlığını koparmaktan geri kalmadı.

Blöf tuttu. Uluslararası Finans-Kapital, Anadolu’nun “Şûrâlar Hükümeti” kurmaması için Yunan önünde tarafsız kaldı. Aslında Uluslararası Finans-Kapitalin bütün amacı: Çorak Anadolu yaylâsı değil, bereketli Arap-Acem Petrol topraklarını tekeline almak ve Kuzeyde önlenemeyen Bolşevik selini, Kafkaslar ötesinde sed ve bend etmek idi. Halifeliği – Saltanatı (Alman Genelkurmayının düzdüğü Panislâmizm ve Pantürkizm korkuluğunu) kaldıracak ve “Misâk’ı Millî”kabuğu içine çekilecek Kapitalist bir Türkiye, her iki Dünya Finans-Kapital amacını gerçeklertirmek için en ideal istihkâm olabilirdi.

Ne var ki, kimi 19. yüzyıl kafalı sömürgecilerin, Helenizm ,“Megola İdea” hayaliyle kışkırttıkları gerçekçilik dışı Millî Kurtuluş Savaşı ile kan dökülmüştü. Nüfusun %80’i köy 19’u şehir küçükburjuvazisi olan Müslüman – Türk halkına dün bir numaralı düşman diye gösterilmiş bulunan Yabancı-Gâvur Finans-Kapitali (“Emperyalizm ve Kapitalizmi”) bir anca can yoldaşı, kankardeşi ilân edivermek hiçbir babayiğitin yiyebileceği yoğurt değildi.

Öyleyse gizli çalışılacaktı. Hem de Emperyalizme karşı en ufak bir ciddi düşünce ve davranışı, daha kımıldamadan: “Gizli faaliyet”, “Cemiyyet’i Hafiyye” ilân ederek en tehlikeli düşman gibi “kanun dışı” saymakla, kendi gizli faaliyeti maskelenecekti. Cumhuriyet Türkiyesi’nin taşı toprağı barut kokan ilk günlerinde, Osmanlı Fâtihlerinin zaptettikleri yerlerde Yazım yaptıkları gibi, askerce bir “Durum Yargılaması” (Vaziyyet Muhakemesi) yapıldı.

1929 yılı Türkiye’de Finans-Kapital örneği 166 Şirket vardı. Bunlardan 13’ü Ticaret 7’si Banka olmak üzere 20’si açıktan açığa “ecnebi” idi. “Ecnebi”:Osmanlı düzeninde babadan oğula Dirlikçi olmayan kişilere denirdi. Onu modernleştirdik: “Yabancı” yaptık. Şirket sayısı bakımından 166’da 20’si (% 12,04) açık Yabancı Sermaye idi. Ama geri kalan (Yerli Millî gibi gösterilen) 146 şirketin sermayesine daha bakar bakmaz, bir acı gerçeklik sırıtıyordu: Bu 146 şirketin 156.8 milyonu (şimdiki 10 milyarı) bulan sermayesi içinde yalnız 78.2 milyonu Türk lirası idi; geri kalan 78.6 milyon lirası: Sterlin – Fransız Frangı – İsviçre Frangı,yâni yabancı para idi! (H. K.: Emperyalizm ve Türkiye’de Kapitalizm kitaplarına bakıla).

Şirketlerin sayıda yabancı olanları % 12.4’ü görünür. Sözde yabancı olmayanların ise %50.12 paraları açıkça yabancıdır. Toplasak, %62.16 şirket varlığı: İlk bakan göze, kör değilse, mutlaka göreceği kadar açık seçik Yabancı’dır. Açıkça yabancı kalan 20 şirketin, öteki 146 sözde “Yerli Şirkete oranla mutlak daha büyük sermayeli olacağı düşünülsün. 1969 yılı, Türkiye Finans-Kapitalinin en az %70 sermaye gücü ecnebi – yabancı demektir. Ve Finans – Kapital olarak TürkiyeEkonomi Temeli gibi, Sosyal – Politik – Kültürel – Dincil ve ilh. tüm Üstyapı ilişkileri alanına bu yabancı gücün % 100 diyemezsek, %70 egemen olacağı anlaşılmayacak dâva değildir.

E, hani bizim “Antiemperyalist ve de Antikapitalist” Millî Kurtuluşumuz?.. Takkenin böylesine açık rakamla düşüp kelin görünmesi önünde birşeycikler yapılmalıydı. Olmaz böyle şey! denildi. Ve o zamanki havanın stili ile hemen buyuruldu:

“-Çıkarın, şu kâfir şirketlerin başlarındaki “ecnebi” şapkaları!..”

Büyük Millet Meclisi’nde Deli Hâlit Paşayı bir kurşunda öldürüp, elini kolunu sallayarak dolaşan yaman Ali Bey (Afyon) “Nafia Vekilliğinde” kimi yabancı şirketleri devletleştirdi. Onu gören öteki şirketler başlarındaki şapkaları çıkardılar. Ama daha önce “Şapka İnkılâbı” yapılmış bulunduğu için, saygı duruşuyla ellerinde tuttukları şapkaları atmadılar. Aynaroz Kadısı’nın karısına şarap küplerini gösterip “İç, Eda.. iç! Ben onların kâffesini sirke eyledim!” diye haykırdığı gibi oldu.

         “- Bu şapkadır. Şapka Türk serpuşudur”. denildi.

Herkes başına şapkayı geçirince: Gâvur – Müslüman kalmadı, Yerli – Yabancı hepimiz “bir güneşte çamaşır kuruttuğumuz için” sıkı-fıkı “Akraba” olduk.
Şaka etmiyoruz. Türkiye’de Yerli Finans – Kapital ile Uluslararası Finans – Kapital arasındaki kaçar göçerlik, tıpkı kadınların peçe ve çarşaf inkılâpları gibi hoş bir estetik “Devrim”le ortadan kaldırıldı idi.
Finans Kapital’in ünçüncü İkiyüzlülüğü
Kamuflaj, o kamuflâj. Türkçe’de Kamuflâja Peçeleme denir. Türkiye’de Finans – Kapital: en büyük “peçeleri Kaldırma İnkılâbı” kampanyaları ortasında peçelendi. O gün, bugündür, burjuvazi, cumhuriyet burjuvazisi o peçeyi birdaha kaldırmamak için elinden geleni ardına koymadı. Ve Finans-Kapital haydudu. ne yaptı yaptı, karda gezip izini belli etmemenin yollarını iyice buldu. Yerli-Ulusal Finans – Kapital ile Yabancı-Uluslararası Finans – Kapital arasındaki bütün sınırlar yazboz tahtasına çevrildi. Alabildiğine birbirine karıştırıldı.

Öylesine ki, Türkiye’de nice kıl kuyruklar, “Bir Finans – Kapital de var mıymış?” gibilerden dudak büktüler: Hâlâ, kimi “Sol-Sosyalist” toplantılarında“bilimsel”likte ve de rakamda, istatistikte ve de keskin uzman ekonomistlikte burunlarından kıl kopartmayan pek seçkin ve saygın “Bilimsel Sosyalist”ler, Finans – Kapital sözcüğünü ağızlarına aldırtmamak için kanteri dökerler. Ve de emperyalizmi bir kalemde “Sınır dışı” göstermek bâbında, Zâl Oğlu Rüstem çıkışları yaparak, sosyalizm adına Ali Cengiz oyununa kalkışıp, bilime milime cirit arttırırlar.

Sözde “Sol”un, gerçek “Sağ” ile şaşılacak kertede açık açık ve rahatlıkla “İşbirlikçilik” etmeleri neye yarıyor? Ülkenin en yakıcı problemine duman perdesi yaymaya.. Gene de, İngiliz’in dediği gibi: “Olaylar inatçıdır.” Her türlü “Çarşaf İnkılâpları” ötesinde, Finans – Kapital mızrağı çuvala sokulsa bile, ucu her gün milletin en nâzik yerine batarak kendini yer yer ele vermekten geri kalmıyor. “Peçelemek” için koskoca bir Başbakanlığa bağlı harıl harıl işletilen “Devlet İstatistik Enstitüsü” kuruldu. O görüp saklanamıyor.

1963 yılında yapılıp 1968 yılında Türkçe ve Amerikanca yayınlanan: “Sanayi ve İşyerleri Sayımı: İmalât Sanayii” (Türkçe bilmiyorsanız: “Census of Manufacturing Industries and Business Establishments: Manifacturing”) tam 1112 sayfalık iri yarı, (normal kitapların iki kat boyunda), ağırlığından taşınmaz, sayfa çokluğundan okuyana göz karartısı ve miğde bulantısı verir muazzam bir kitaptır. Eserin tek amacı: Uluslararası Finans – Kapitale, en elverişli sömürü alanını araştırma zahmetine katlanmaksızın, devletçiliğimizin masrafı ile buluverip sunmaktır.

Sosyal ilişkiler üzerine her rakam, içinden çıkılmaz bir bilmece – bulmaca oyununa çevrilmiştir. Belli ki Efendilerimiz, kendi çıkarları dışında her problemipeçelemek için kurumlar düzenlemişlerdir.

Bu kitapta yabancı veya yerli kapitalllerin durumları üzerinde yalnız 23 sayfacık ayrılmıştır: 40′ ta bir bile değil, hemen hemen 50 de (48 de) bire kadar bile önemsiz konu! Türkiye’yi kaç tane yerli, kaç tane yabancı Finans – Kapital ve iri Kapital, kaçar lira sermaye koyarak, ne denli sömürüyor? İstatistik Enstitüsü’nün baş görevi bunu maskelemektir. Hiç değilse etimizi gâvur mu daha çok ısırıp yiyor, Müslüman mı? Onu bile Türkiye halkının öğrenmemesi için bir devlet çarkı kurulmuş!

Türkiye’de 6224 numaralı ve numaracı bir “Yabancı Sermayeyi Teşvik Kanunu” var. Buyur etmiş topraklarımızı ve insanlarımızı Yabancı Sermaye adlıUluslararası Finans – Kapitale… 1963 yılı. Uluslararası Finans – Kapitalin (U.F.K.) Türkiye kaynaklarına karşı gösterdiği “cilve” şu rakamları belirtiyor*:

Sunulan proje milyon lira Bakanlıkça müsade edilen Yatırım için kararname bekleyen Yabancı teşvik komitesinde incelenen
1.5764
907.2
669.7
81.3

*(Pr. Dr. A. F. Açıl: “Türkiye Tarımında Sermaye Sorunları” 1965 broşür)

Bir buçuk milyar liradan aşkın proje sunulmuş, 1 milyara yakını kabul edilmiş, yarım milyardan çok fazlası kararname bekliyor… Sonuç? Pr. Açıl’a göre:“Sermayenin esas kaynağı tasarruftur.” (a y., s. 17): Sömürü değil!… Onun için, Sayın Profesör Doktor Açıl’lar, kanunun bunca “teşvik”lerine rağmen yabancı sermaye’nin Türkiye ekonomisine çok az girmiş olmasından yakınır. Uluslararası Finans – Kapital daha çok Anonim, Limited Şirketlere “iştirâk” (katılma) göstermektedir. İş kollarına göre katılışları şu orantıdadır:

Lâstik
Sanayii
Kimya
Sanayii
Gıda, İçki, Tütün
Sanayii
Tarım
%21.1
%17.8
%13.5
%0.5

         Bu rakamlar bize ne söylüyor? Hemen hemen hiç bir şey:
1112 sayfada 23 sayfalık sermaye durumu istatistikleri ise, ondan daha göz boyayıcıdır. Orada, bir yol büyük işletmelerde ne yerli, ne yabancı sermayenin gerçek rakamları verilmez. O en büyük Devlet esrarı gibi saklanır. Yalnız İşyeri Sayısı üzerine atılan 23 sayfalık veriler bile, yabancı sermayeli işyerlerinin tam ve belirli sayısını dahi gösteremez. Gülünç bir orantı taslağını yapar:

% 50 den çoğu YABANCI azı
Büyük
İşletmeler
%0 100
yabancı sermaye
Kamu
Özel
Karma
(Özel+Yabancı)
3012 Toplamından
237 Devlet kesiminden
2775 Özel kesimden
49
1
48
2
1
1
31
31
1
1
%50’den Çoğu yerli ÖZEL azı
%50’den Çoğu yerli KAMU azı
Kamu    Yabancı      Karma(Kam + Yab) Kamu    Yabancı      Karma(Kam + Yab)
Toplam    15       31       12
Devlet       5        –        10
Özel        10       31         2
Toplam      18        2         2
Devlet         8        2         2
Özel            –         –          –
Herbiri eşit paylı
(Kamu + Özel + Yabancı)
%050’si Yerli Kamu ve Özel
%50 si Yabancı
(yarısı yerli, yarısı yabancı)
Toplam              2
Devlet               1
Özel                  1
Toplam                  8
Devlet                   –
Özel                      8

Bu hiçbir şeyi açıklamayan karmakarışıklık, bir şeyi gizleyemiıyoır. Hiç değilse sayı bakımından Uluslararası Finans – Kapital şaşılacak bir yaygınlıkla:Devletin, Devlet İktisadî Teşekküllerinin, Özel İdarelerin, Belediyelerin, Köy Tüzel Kişiliğinin, Türkiye Cumhuriyeti Uyruklu Özel ve Tüzel Kişilerinsermayeleri ile birbirinden ayırdedilemeyecek kertede içli dışlı kaynaşıktır. Finans Kapital’de gâvur, müslümandan ayırdedilemez. Ve edilmemesi için özel bir kamu çabası harcanmaktadır. Hepsi senden benden Türk ve Müslüman geçinir. Karda gezerler, izlerini belli etmezler.

Finans-Kapitalin yerlisi ile yabancısının sermaye bakımından orantısı üzerinde bir fikircik olsun edinmek için, kimi Sanayi kollarında Sınaî Kalkınma Bankası İkrazları‘na bakalım:

Özel
İşletme
Toplamı
İkrazcı
Firma
Toplamı
İşletme
Oranı
Değer
Toplamı
Döviz ile
İkraz
Sermaye
Oranı
1958      4.926
1965      2.775
389
708
% 7.8
25.5
211.218.000
848.854.000
66.015
349.887
% 31.2
42.3

Uluslararası Finans – Kapital bir tek banka kanalından, Türkiye sanayiine 8 yılda nasıl girmiştir? 1958 yılı Sayıca büyük işletmelerin %7.8’ine, 1965 yılı %o25.5’ine katılmıştır. Sermayece, 1958 yılı %7.8 işletmeleriıi %31.2 oranını, 1965 yılı %25.5 işletmelerin %o42.3 oranını kaplamıştır.

Bugün Yerli Finans – Kapital, Uluslararası Finans – Kapitalin Türkiye’de egemen büyük sermayenin tam tamına kaçta kaçını kapladığını büyük kıskançlıkla saklıyor. O orantı 1929 yılı %70 civarında idi. Bugün, yalnız bir banka kanalından yatırımların %42.3’ünü ele geçirmiş bulunuyor. Her yıl %0 l-2’den fazla artış temposu ile Türkiye Sanayii üzerine tahakkümünü yürütüyor.

Ayrım: II
Kırda: Finans-Kapital

Finans – Kapital’in genellikle çalışır insan yığınlarımızı ve özellikle Köylerimiz üzerindeki sömürü ve ezi yollarına resmi istatistiklere göre işaret ediyoruz.

Tüm Milletın İşsizlık + Pahalılık Belâsı

2 – 3 bin Finans – Kapitalistin güttüğü 30 – 35 milyon nüfusumuz ne âlemdedir? İster istemez o milyonların içinde önce Faal Nüfus’u işsiz nüfustan, sonra da Faal Nüfus içinde Tarımda (Köyde) çalışanları öteki alanlarda (yuvarlak hesap Şehir ve Kasabada) çalışanlardan ayırt etmek gerekir.

Yıllar
Genel Nüfus
15 yaşından yukarı
15 yaşından yukarı
24 Ekim Yazım ve Örneklemesi
1955
1960
1965
24.065.000
27.755.000
31.391.000
Faal Nüfus
Faallerin nüfusa orantısı %
Yıllar arasında fark %
12.205.272
12.993.245
13.591.822
50.71
46.81
43.29
3.90
3.52

         Bu rakamlar neyi gösteriyor? Türkiye, her 5 yılda nüfusunun yüz kişisinde 3 – 4 kişisini gayrı faal, yani işsiz birakan bir ülkedir. Her yıl 1000 kişimizde 7 – 8 kişimiz, aylaklığa itilmektedir.
Acep, üretimimizin çapı ve verimi artıyor da, bir bölük insanımız üretim yerine başka yüksek kültür işlerine harcıyacak bol aylâk zaman mı buluyor?
Bunu anlamak için nüfus başına düşen Milli Gelirin artışı ile pahalılığın artışını karşılaştırmalı. Ama, bunun için dürüst istatistikleri nereden bulmalı ? İstatistiklerin dürüstlüğüne şüphe getiren bir olayın rakamını verelim:
Nüfus başına Milli Geliri sâbit fiyatlarla 1950 yılı için aynı Devlet İstatistikleri ; bir 513, bir 554, bir de 588 lira yazıyor.1960 için de gene : 600 – 690 – 692 lira yazıyor. Bunların hangisine inanmalı?
Daha baskını var :1960 yılı Nüfus başına Millî Gelir 600 lira iken,1961 yılı ansızın 1888 liraya çıkıyor. 1 yılda adam başına 3 kat fazla gelir çoğalması mı bu? İnsan 27 Mayıs’ın böyle bir Noel Babalık ettiğine inanmak ister. Ama, dünyanın hiç bir ülkesinde görülmemiş böyle bir olayı, Türkiye’de yaşayanlara inandırmak kimin elinden gelir?
Böyle inanılmaz kalplıklar önünde ihtiyatlı gidelim. Nüfus başına düşen Milli Safi gelirin ilk 1955 -1960 yıllarındaki ve son 1961-1965 yıllarındaki artış orantılarını almakla yetinelim.

Sabit fiyatlarla nüfus başına safi milli gelir:

 

1955 1960 Yılda artış
Türk Lirası 513 TI.  %
1961 600 17    3
1965 Yılda artış
TI.  %
1888 2151 65    3

 

         Demek, 1955 ten 1965 yılına dek millî gelirin adam başına düşen artışı, her yıl hemen hiç değişmeksizin % 3 oluyor.
Buna karşı geçim endekslerinin rakamları daha insaflıca :

İstanbul Geçim Endeksi

Yılda artış                    Yılda artış                      10 yılda ortalama yıllık artış
1955                             1960                                 1965
69       133       % 18     166       % 5                     % 14

         Demek, hayat pahalılığı, sömürünün zaman zaman azgınlanışına göre : Her yıl kimi % 5, kimi % 18 arasında insanlarımıza satır atıyor. 10 yıllık ortalama : Her yıl yurdaşımızın bir yıl öncesine oranla % 14 daha pahalı bir geçim altında ezildiğini gösteriyor.
Finans – Kapital Türkiye’li insana her yıl en çok Milli Gelir payında % 3 artış sağlarken, uğrattığı pahalılık en az % 5 ile % 18 (ortalama % 14) olur. Yâni Efendilerimiz bir elleriyle yurtdaşa verir görünüyorlarken, öbür elleriyle yurtdaşın cebinden ve kursağından 14 aşırıyorlar.

Millî Gelir hesabı, biliyoruz, kapitalist kalpazanlığın en itciklerinden biridir. Bir yıl Türkiye’de yaratılmış bütün değerleri, hiç bir Komünist Toplumda yapılamayacak biçimde (milyoner olsun, çarıksız köylünün ücretsiz çoluk çocuğu olsun) herkese eşitce “paylaştırıyor”. Ve buna, hiç utanmadan :Adam başına düşen Millî Getir payı adını verebiliyor. Milyonerin de, çobanın da cebine her yıl sonu eşitce gelir düştüğü yalanını ciddî ciddî yutturuyor. Ve burjuva, küçük burjuva “ülemâsı” da bu yalanı trajik pozlarla “Bilimsel”leştirmeye çalışıyor.

Develerin bile güleceği o Millî Gelir sahtekârlığını hiç unutmayalım. Elbet her yıl üretilen Millî Gelir değerleri yığınından milyonere düşen pay milyonlardır, çobana düşen pay (eğer düşerse) yalnız o milyonların karşısında acı acı yutkunmaktır.

Ama biz o yalanı bile, bir ân doğru saysak, ne görüyoruz ? En sahte Millî Gelir hesabından dahi adam başına düşen artış, her yıl yükselen gene toptan pahalılığın 4 buçukta biridir. Burjuvazinin uydurma kitap rakamları ile dahi, Türkiye vatandaşının her yıl geliri 1 artarken, pahalılıkla 4 veya 5 elinden alınmaktadır.

İşte bu en hafif rakamlar dahi şunu ispatlıyor : Her yıl 1000 kişide 7 – 8 kişimiz İşsizliğe mahkûm edilirken, bu, o kişilerin çok kazandıkları için az çalışmaya başladıklarınan ileri gelmiyor. Tam tersine: Pahalılık her yıl ortalama % 14 arttıkça, yurtdaş kemerini sıka sıka müzmin İşsizlik illetiyle kırılmaktadır.

Köy ve Proleterleşme

Türkiye insatılarının toptan alınyazısı işsizlik – pahalılıktır. Faal nüfusun tümü için doğru olan bu durum üretim alanlarının başka başka dalları için nasıldır?

Başta köy insanımızı kaplayan tarım ile, şehir ve kasaba kalabalıklarını içine alan öteki (sanayi – ticaret, v.b.) faaliyet alanlarını birbirinden ayrıca incelemek gerekir. Bu ayrımı biz yapmıyoruz. Kapitalizm yapıyor. Sermaye nerede doğduysa orada sanayie önem ve yatırım verdi. Tarıma girse, kârından toprak beyine deirat ayırmak ve haraç vermek zorunda kaldığı için, sanayi ve ticaret vb. ekonomi alanlarına girmeyi önerir. O yüzden, nerede kapitalizm gelişirse, orada köyle şehir arasındaki uçurum büyür. Tarım geri kalır. Köy üretmeni okkanın altına gider.

Onun için kapitalizmin en sakar sömürü kesimine giren Türkiye’de tarım alanını ayrıca ele almak heryerdekinden daha büyük önem taşır.

Cumhuriyet tarihi boyunca iki büyük konak ayrılır :
1-Birinci Emperyalist Evren Savaşından İkincisinin sonuna dek (1927-1950) 23 yıl;
2 -İkinci Emperyalist Evren Savaşından sonrası (1950-1965) 15 yıl…

Yıllar
 
Tüm Nüfus
Milyon
Şehir nüfusu
Milyon
Oran
(%)
Köy nüfusu
Milyon
Oran
(%)
1927
1935
1940
1945
1950
13.640
16.156
17.821
18.790
20.947
3.5
4
4.346
4.687
5.240
24
23
24.39
25.20
24.88
10.5
12.5
13.475
14.073
15.629
76
77
75.61
74.80
75.12

Çok anlamlı olmak üzere, Türkiye’nin Tekparti çağı sayabileceğimiz 23 yıl boyunca nüfus gelişimi mutlak bir durgunluk içindedir. 1927 de köy nüfusun % 76 sını 1950 yılı % 75.12 sini tutar. Bu tam bir askercil yerinde say olayıdır.

Ondan sonra gelen çokparti çağı, 1945 te başlamış bulunsa bile, 1950 den önce iktidara gelmiş sayılamaz.
Yalnız hissedilmiyecek bir yavaşlıkla 10 bin ve daha yukarı nüfuslu yerlerin 5 yılda % 1 çoğalması ile karşı karşıya bulunuruz:

1935
%
1940
%
1945
%
1950
%
10 binden çok nüfuslular
10 binden az nüfuslular…
17
83
18
82
19
81
19.5
80.5

Çokparti çağı ile birlikte neler görüyoruz :

Yıllar
 
 
Tüm nüfus
 
 
Şehir
nüfusu
 
%
 
 
Köy
nüfusu
 
%
 
 
Geçen 5
yıllık
fark
1955
1960
1965
24.065 m.
27,755 m.
31.391 m
6.927 m.
8.859 m.
10.805 m.
28.79
31.93
34.44
17.137 m.
18.890 m.
20.585 m.
71.21
68,07
65.56
-3.91
-3.14
-2.51
Toplam
-9.56

DP iktidarı ile birlikte, Finans-Kapital köye doğru en korkunç parendesini attı. Tekparti çağında bini bulsa benzini kesilen traktörlerin, 10 binlercesini birden köylere saldı. O zaman, 23 yıl Köy nüfusunun Genel Nüfus toplamında oranı % 1 bile zor değişir ve azalırken, şimdi her beş yılda bu oran % 2.5 ilâ % 4’e yakın düşüşler gösterdi. 23 yılda % 1 zor düşen Köy nüfusu oranı, 15 yılda % 9.56 oranında alçaldı.

Bu ne demektir ? Kapitalizmin en azgın biçimi olan Tekelci Sermaye baskını altında Türkiye köylerinde Proleterleşmenin (köyden şehire akının, köylünün işçileşmesinin) 14 kat aşırı bir hız kazandığı demektir. Böylece, çeyrek yüzyıl sayı ile yerinde sayan “Durgun akar” Kemalizm’in yerini, Menderesizm’in başını yiyen tehlikeli “Hareketli Ekonomi”si almıştı. Ok yayından çıkmıştı. Onu 27 Mayıs bile ancak yüzde yarım (% 0,63) kertesinde güç frenleyebildi.

Bu Türkiye köyünde : “Külâhını kurtaran kaptandır”, yahut “Altta kalanın canı çıksın” parolasını bayrak yapmaktı. Aynı tempo 10 binden yukarı nüfuslu yerlerin de eskisi gibi her 5 yıl geçtikce yüzde yarım ilâ bir değil, yüzde 3-4 çoğalması ile yarıştı.

 
Yıllar
10 binden az
nüf.yerlerin
yüzdesi
10 binden çok
nüf. yerlerin
yüzdesi
 
sayısı
 
Fark
1935
1940
1943
1950
1955
1960
1965
83
82
81
80.5
77
74
70
17
l8
19
19,5
23
26
30
95
100
105
110
125
155
199
5
5
5
15
30
44

10.000 nüfustan fazla kalabalıklaşma, köy nüfusunun şehire akını idi. Tekparti çağında her yıl ancak 1 tane artan bu kalabalık yerler, Çokparti çağında her yıl 3-6-9 rakamı ile artmaya girişti. Hız, gene 3′ ten 9 katına doğru ilerledi. Türkiye, Köyü ve Tarımı böyle bir koşuya kaldırdı.

Bu koşu nedir? Dünyasından kopmuş, Ahirete adanmış köylü yığınlarının ansızın uyanışıdır. Büyük şehirleri korkunç gecekondu varoluşları ile ……. sınıfının sayıca ve bilinçce Türkiye sınıflar savaşına kılıcını bütün ağırlığı ile koyuşudur.

Köy Ekonomisinde
Kapitalizmin Parçalanışı

Genel nüfus sayımlarının sosyal sonuçlar verebilecek rakkamları 5-10 yıl geciktirilmeden açıklanmıyor.

Dünyanın pek az yerinde rastlanan, böylesine kökünden yolunur köy ekonomisi içinde olayların daha ayrıntılıca gidişi neler gösteriyor?

“Kol kırılıyor, Finans Kapitalizm yeni içinde kalıyor.” Onun için, 1970 Türkiye’sinde ancak 1955-1960 İstatistikleri ile yöneliniyor. 10-15 yıl önce 15 yaşından büyük Faal nüfus içinde Tarım faal nüfusu şöyledir.

Yıllar
Tüm faal nüfusu
Tarım (Orman, av)
faal nüfusu
Tarımın
tüme oranı
1955
1960
12.205.272
12.993.245
9.446.102
9.737.489
% 77
% 75

         Nüfusun tümü içinde faal nüfus her 5 yılda % 3-4 azalırken, o faal nüfusumuz içinde köylü faal nüfusun oranı % 2 azalıyor. Türkiye sanayileştikçe:Köylüleşme geriliyor. Bu gidiş hâlâ sürüp gidiyor mu? Finans Kapital orasını saklıyor. Bir yanda proleterleşme şiddetle artarken, faal nüfusça köylüleşme de artmıyor. 1955-1960 DP “Hareketli Ekonomisi” bu çelişkiyi geliştiriyor. O genel çizgi içinde Türk köyü 5 yıl içinde şu gelişimi gösteriyor:

Tarımda
tüm faaller
İşveren
Ücretliler
1955
1960
9.446.102
9.737.489
2.781
49.473
244.235
676.791
Değişiklik
Değişme oranı
+ 291.387
% 3
+ 46.692
% 1672
+ 432.556
% 177
(Aile)
Ücretsizler
Kendi hesabına
çalışan
Bilinmeyen
6.668.782
6.097.832
– 570.950
– %8
2.640.134
2.903.109
+ 262.975
+%9
7.103
10.284
+3.181
+%44

Bu rakamlara göre Türkiye köylerinde Finans – Kapitalin tam teçhizat saldırıya kalktığı ikinci 5 yıl içinde akılları durduracak bir altüstlük, dilsiz bir ihtilâl olmuştur. Bu ihtilâl : Köyde bütün dehşeti ile bir kapitalizmin köy yığınlarını, en çetin ve en modern çelişkili bir sosyal sınıflaşma içine artmıştır.

Bu ekonomik ihtilâl, dış bakışta köy faal nüfusumuzun 5 yılda % 3 artması gibi insana geri geri gidiş, köylüleşme izlenimi veriyor. Görünüşe aldanmayalım  Gidişin içyüzüne bakınca, birbirinden çıkan bir muazzam altüstlük ile bir de bundan aşağıya kalmayan bir dağların kayışı gibi iki keskin kutuplaşma baş gösterir.

Birinci altüstlük kutbunda : Köyde, neredeyse ansızın sayılacak, yaman bir kapitalist çelişkili ınıflaşma meydana gelir. Köy işveren sınıfı ile köy işçi sınıfıbirbirlerinin karşısında keskin cephelerini kurarlar. Köy İşverenleri 2781′ den, 49.473 e çıkarak, 5 yılda yüzde 1672 (16-17 katı çoğalınış görünürler. Yukarıda bir bakıma yorumladığımız bu olağanüstü gelişim şüpheli de olsa, köyde işveren sınıfının muazzam bir çoğalışa kavuştuğu gerçeğine çürütüleınez belge olabilir.

Köy burjuvazisine karşı ister istemez fışkıran köy proletaryasının sayısı, ne denli saklansa örtülemeyecek bir düzeye çıkmıştır. 5 yılda 3 katına çıkmış % 177 çoğalmıştır.1963 yılı 1 Kasımı, Türkiye imalât sanayiinde tüm işçilerin sayısı 679.462 olarak sayılıyor : Büyük sanayide 352.441 işçi gösteriliyor. Ondan 8 yıl önce tarım İşçileri 244.235 iken, 3 yıl önce 676.791 kişiyi buluyor. Böylece köy proletaryası, şehir proletaryasının imalât sanayiinde çalışanlarını hızla geçip gitmiştir.

Bu sessiz köy ihtilâli yanında, ondan daha sessiz ve belirsizce göze çarpan ikinci derin çelişki kutup : Büyük köy heyelanı, tarım dağlarının kayışı gelir. Bu köy heyelânı : Köy ekonomisinde Ücretsizler diyeceğimiz boğaz tokluğuna aile için çalışan adsız tarım köleleri ile, onların yanı başında, daha doğrusu ücretsizlerin başında “kendi hesabına çalışır” diye anılmış bulunan asıl köy küçük üretmenleri karşıtlığıdır.

Kendi hesabına çalışan küçük köy üretmenleri 5 yılda % 9 artmışlar, 262.975 kişi çoğalmışlardır. Onlara karşılık, daha doğrusu onların altında Ücretsiz çalışan aile köleleri % 8 azalmışlar, 570.950 kişi gibi yarım milyonu aşkın yığınlarıyla eksilmişlerdir. Besbelli ücretsizlerin eksilişleri ile üreticilerin artışları arasında kaçınılmaz bir ortak ilişki (kolelâsyon) var.

Belki içlerinden bir bölüğü de “Kendi hesabına çalışır” bağımsız küçük üretmen olmuştur. Ancak Kendi hesabına çalışanların hepsi ücretsizlerden gelse:

Ücretsizlikten çıkanlar       ……….. . … .. 570.950
Kendi hesabına çalışır çoğalanlar ………. 262.975
Gene ücretsiz çalışırlıktan kurtulmuş ….. 307.975

kişi ortada kalır ki, onlar ve ötekilerin çoğu 432.556 kişi artmış bulunan ücretli köy proleterliğine geçmiş köy çalışkanları demek olurlar.

Her şey, tek nedene bağlanabilir. Türkiye köyünü Finans – Kapital denilen en azılı kapitalizm canavarı dalamıştır. Uzunca tekparti çağının “Müteakkip ve Muraakıp” batak durgunluğu, bin yıllık geleneksel Türkiye köyü için ebediyen ölmüştür. Bu acıklı da olsa objektif ve somut olarak kaçınılmaz olan ekonomik – sosyal ve büyük sonuçtur. Bilinmez köy insanlarının 5 yılda 3181 kişi, % 44 artışı da: Finans – Kapital dalayışının yarattığı dağılış, parçalanış, külâhını kurtaranın kaptan oluşudur.

Ne denli olumsuz görünürse en az o denli çatışık Tez ve Antitezlerini en ücra Türkiye köyünün bağrında hançerler gibi çarpıştıran gidiş, elbet en gürbüz Sentezlere gebeliğin diyalektiğini yaşatmaktadır. Bütün satılık veya parasız küçük burjuva kuruntulu provokatör yahut anarşist romantizmleri Türkiye köyünde dahi öldürücü vuruşuyla tepelenmektedir.

Susuzluğun Açlığın Önceden Belirtisi

T.R.T Güneydoğu Anadolu’nun ansızın susuz kaldığını, hayvanların öldüğünü, sağ kalan insanların göçtüklerini “timsah gözyaşları” dökerek anlatıyor (13-14 Temmuz Radyo haberleri). 1970 yılı dünyasına bu olay, acı bir Tabiat cilvesi gibi anlatılıyor.

İstanbul’da ekmek ve et perakende fiyatları, aynı timsah gözyaşları ile istatistiklerde saklandı.

(1 kg./kr.)
1955
 
1965
 
Artış
%
Yılda
artış %
Artış
10 yıl
Yıllık
krş.
Ekmek
Et
33.33
375.53
109
911
327
242
32.70
24.42
76.67
535.47
7.68
53.54

Yâni 10 yılda, şehirli yurttaş her yıl yiyeceğinin 4’te biri ile 3′ te biri kadarını kursağından kaptırarak aç kalıyor. Köylü en sonunda susuzluktan ölmek durumuna giriyor. Ve efendilerimiz, köylünün susuzluğunu tabiata mal ettiği gibi, şehirlinin aç bırakılışını da alınyazısına bağlıyor.

Etle ekmek her yıl ortalama : (7,68 + 53,54 = 61,22 + 2 = ) 30.61 kuruş pahalılaşır. Buna karşılık, milyonerin payı da içine katılarak, adam başına millî gelir: (17,61 + 14 = 31,612 = ) 15.5 kuruş artar (X) … Bu kabaca yalan gelirin bile 2 katı pahalılıkla insanlarımızın soyuluşu, Efendilerimize göre tabiatın veya Allahın işi gibi gösterilir. Onun için her mahallede bir Kur’an Kursu, her kasabada bir İmam – Hatip Okulu açılarak, Türkiye halkına günahlarını affettirecek duâlar öğretilir.

Oysa Efendilerimizin timsah gözyaşları gibi, suçu kadere yahut Allaha yükleme küstahlıkları da, halkımızın zavallılığından yararlanarak yapılan binbir sahtekârlıktan biridir. Şehirlinin aç kalışı gibi, köylünün susuz kalışı da: Türkiye Finans – Kapital zümresinin Tefeci – Bezirgân sınıfını yedeğine alarak en az yirmi yıldanberi yürüttüğü Vatana ve Millete ihanet edercesine suikastlerinin kaçınılmaz sonucudur.

Bunu, güdücü efendilerimiz bilmiyorlar mıydı? Hatta bilmeden ve kör bilinçsizlikle bu cinayeti işlemiş olsalar dahi, olayların anlamı değişmezdi. II. Eınperyalist Evren Savaşından sonra, Türkiye Finans – Kapitalinin dışarıda uluslararası Finans – Kapital ile, içeride antika Tefeci – Bezirgân sınıfı ile suç ortaklığı yaparak “Hürriyeti sıçması”: Yâni emperyalist kesimi seçmesi, şimdiki zehirli meyvaları (bilinçli bilinçsiz) hazırlaması demekti.

Bununla birlikte, Türkiye halkının işçi sınıfı içinde yetişen savaşcılarca, Türkiye (Finans – Kapital + Tefeci – Bezirgân) kaynaşmasının bugün vardığı sonuçlar: Daha 1954 yılı resmî bir Vatan Partisi adına teorice belirtilmiş ve o kahredici zılgıt altında pratikte açıklanmıştı. V.P. Gerekçe’sinde.. konu şöyle konuyordu:

“DP. memlekette “ZİRAİ KALKINMA gibi” en müspet harekete girişiyor. Lâkin bu iş Bezirgân ve Tefeci mekanizması uygulanınca nereye varıyor ?”

“Türkiye ötedenberi, tıpkı fakir köylümüz gibi, zahiresi ile kendisini güç bekleyen bir memlekettir.” (H.K. : Kuvayimilliyeciliğimiz,1957, s. 20)

Sonra öğreniyoruz, 1955 yılı: Memlekete giren traktörlerden 129′ unun firması bilinmiyor. Geri kalanlar 86 çeşit Uluslararası Finans – Kapital firmasının malıdır:
“Dünyanın yetmiş yedi buçuk milletinin binbir çeşit âletini sırf TİCARİ KAR bakımından memlekete sokunca, yedek parça anarşisi, en tabîî ihtiyaçları bile 3-5 misli arttırdı. Dolayısı ile masraflar vurgun fiyatlarını gerektirdi” (a.y., s. 21)

Bu sözde “Hür Teşebbüs” ve “Özel Sermaye” patentli modernleşme:
Egemen sınıflar açışından, Finans – Kapital tahakkümünü yüzde yüz perçinledi :
“Kodaman şehir bezirgânlığı ile taşra hacıağalığının elbirliği ve açık menfaat birliği azıttı “traktör ve ziraî âletlerin tedarikinde ecnebi firmaların Türkiye’deki acentesi olan bezirgânlar bir mümessillik, ithalâtçılık ve satıcılık tekeli altında getirdikleri malları, Ziraat Bankası’ndan aldıkları peşin para ile satarak sırça saraylar kurdular. Hacıağalar, ceplerinden pek az bir para çıkarmakla, ucuza ele geçirdikleri toprakları pahalı karşılık diye göstererek, en modern üretim cihazlarını ellerine geçirdiler. Köy ekonomisine eskisinden daha kuvvette hâkim oldular.” (a.y., s. 22)

“Burada artık, hacıağalığın sınırı kodaman bezirgânlığın sınırı ile karıştı. Traktör iktisadıyatı bakımından” (a.y., s. 21) korkunç yönelişi aldı.

Güdülen köy yığınları açısından, şu üç sonuç ortaya çıktı :
“A – Üretmen Köylümüzün yüzde 97’si küçük, fakir köylüdür. Kendi tarlasından rızkını çıkaramaz. Köy hacıağasından yahut kasaba Tefeci – Bezirgânından buğday satın alarak geçinir. Onun için buğdayın (dışarıya ucuz satıp damping yapmak için) içpazarda pahalanması… köyümüzün yüz kişide 97 kişisini canevinden vurdu. Orta köylü dediğimiz yüzde 23 köylümüzün de borçlarını arttırdı.” (a.y., s. 21)
“B – Millî bir plânla ve halk için, halk eliyle köye girmeyen traktör, bugün tüm kırlarımızda göze batan MADDİ BİR FACİAYA kapı açar. Daha çok toprakları sürmek gereği, köylülerin boş bereketli topraklarını ve OTLAK’larını da tarlalaştırır. Bir yanda toprağın dinlenme ve nadas imkânı azaldıkça kuvveti düşer, öte yandan ekilmemiş yerlerde küçük ekincilerin az çok otlatabildikleri beş on davarı, iki üç ineği aç kalır… Hayvan ürünlerimiz kıtlığa uğrar. Şehirlerimizde, bir kilo etin 5 liraya patlaması bir tesadüf değildir. Tekyanlı ve üstünkörü Tarım Politikamızın zehirli meyvasıdır. Bu durum şehir halkı için hayat pahasıdır. Ama fakir köylü için NEFES BORULARININ TIKANMASI demektir.” (a.y., s. 22)

“C – Traktörlü büyük üretim, kara sabanlı ekinciliği rekabeti ile ezer. Sanayide olduğu gibi ziraatte de büyük balık küçük balığı yutar. Hele küçük ekinci pahalı zahire ve tohum tedariki yüzünden ağır borca girer ve ekmeğine katık, sırtına ruba veren malını, davarını kaybederse, büsbütün daha kolay bir lokma haline girer. O zaman toprağını satmaktan veya bırakıp kaçmaktan başka çare kalmaz. Bu gün şâhidi olduğumuz: Köylerden şehirlere işsiz insan akını, artar. Bir kelime ile: Köyün binde üç kişisi lehine, binde 997 kişisi tedirgin olur ve eski tefeci hacıağalar sadece modern büyük arazi sahibi haline gelirler.” (a.y., s. 22)

Bu üç mekanizmanın 1950-1970 arası işleyişi bütün sonuçlarıyla 1954 yılı Türkiye’de bir siyasî parti programı biçiminde öne sürüldü. En çok “solcu”ların es geçtikleri o mekanizmanın genel ve özel sonuçları adım adım izlenmeliydi. 20 yıldır sürüp gelen “pahalı ithalât”, “dış ticaret dengesizliği, “Döviz Açığı” yanında: “Köyler ıssızlaşıyor, şehire akın edenler, işsizler ordumuzu kabartıyor… Şehirde çalışanların ücretleri düşüyor, hayat şartları ağırlaşıyor. Demek şehirde ve köyde nüfusumuzun en çok 1000’de 5’ini tutan büyük bezirgân ve hacıağalar dışında herkes: Köylüler, esnaflar, işçiler, aydınlar ziraatin makineleşmesi yüzünden bir tehlikeye girmiş bulunuyorlar.”

Normal bir Batı ülkesinde, bu gelişme (hiç değilse.sonuçları bakımından) olumlu yanı olumsuz yanına üstün bir hamle olabilmişti. Oysa bizde, Kodaman Bezirgân ve Hacıağa nüfuzu, bu en olumlu görünen “Tarımın Makineleşmesi” olayını bile, inanılmayacak olumsuz sonuçlara kaldırdı.” (a.y., s. ?3)

(*) Sâbit fiyatlarla Millî Gelir 1955 yılı 513 lira iken, 1960..yılı 601 liraya çıkar. 27 Mayıs’tan sonra sâbit fiyat Ali Cengiz oyunu ile 1961 yılı 1936 liraya,1965 yılı 1854 liraya çıkarılır (eskinin 3 katı edilir).1955′ in sâbit fiyatlarına göre; İlk 5 yılda ortalama 17,61 lira artan kişi başına Millî Gelir, ikinci 5 yılda 14 lira artmış bulunur.

Erozyon Hikayesi ve Finans-Kapital Çapulu
Dr. Baade (FAO Mediterranean Project, Turkey Country Report.1959) danberi Türkiy’e’de “Erozyon” (Aşınım : Toprak aşınması) diye bir moda sözcük su üstüne çıktı. Dr. Baade’ye göre Türkiye topraklarının %50’si aktif erozyona uğruyor. Harvey Oakes (Türkiye toprakları. 1958) e göre ancak 8.592 milyon hektar topraklarımız %0-1 ile %1-3 meyilli oldukları için erozyondan hiç veya pek az etkilenir.

 
Hiç veya
az
Orta
şiddette
Çok
şiddetli
Oyuntu
erozyon
Erozyon oranı
%28.52
32.52
36.31
0.55

“25 milyon hektar tarım arazisi içindeki nispeti takriben % 34,5 olur. O halde yurdumuzda mevcut tarım arazisinin ancak % 34,5’i erozyondan masun, geri kalan % 65,5 nin az veya çok erozyondan etkitenmiş olduğunu kabul etmek yerinde olur.” (Mesut Özuygur, y.z.m. : Tarımda Doğal Kaynakların Muhafazası ve Geliştirilınesi, 24-26 Kasım 1965, T. Ziraat Mühendisliği I. Teknik Kongre, s. II)
Pr. Dr. Orhan Yamanlar ve arkadaşları : 20,481 milyon hektar toprakların 12 su toplama havzası ile (6.287 milyonluk diğer alanlarında ortalama sonuçları bulurlar:
Bu hesapça Türkiye’nin % 71.48 toprakları erozyona uğrar.

Şu “Erozyon” denilen illet veya âfet ne zamandan beri ve niçin Türkiye kırlarına saldırıyor ? Antika tarihte toprak ekonomisine Tefeci – Bezirgân sömürüsünün sızmasıyla başlamış erozyonlar için elde yeterli belgeler yok. Ama, Türkiye toprağına şartsız kayıtsız Finans – Kapital saldırışı ile erozyon artışı arasındaki paralelliğin izleri gözden kaçamayacak denli derindir.

Erozyonun başlıca etkeni : Su ve yol akımlarıdır.
SU EROZYONU : “Pulluk altına alınan arazi, entansif ziraat metodlarının tatbik edilmesi ve makinalı ziraate gidilmesiyle memleketimizde erozyon problemi ciddî bir hâl almaya başlamıştır.” (M.Ö., a.y., s. II)

Pulluklu, makineli, entansif tarım ne zamandanberi, kimin eseridir? 1950 denberi DP ve AP’nin eseridir. Bu açıdan erozyon olayına bakınca ne görüyoruz? Finlans – Kapitalizmin şiddetli girdiği yerde şiddetli erozyon, giremediği yerde az erozyon görüyoruz.
Bunu, Türkiye’nin çeşitli tarım bölgelerinde örneklenmiş buluyoruz.

Doğu Anadolu : “Ensantif ziraate gidilmemiş olması ve birçok yerlerde hâlâ geniş tabii meraların mevcut bulunması toprakların yıkanmasını geniş ölçüde önler. Keza ziraat altında olan arazilerin bir kısmının kuru ot istihsalinde kullanılması da buraları tamamiyle erozyondan korur.” (M.Ö. a.y., s.12)

Görüyoruz “Medeniyet”i yasakladığımız Doğu kendi natürel ekonomisiyle, kendi toprağını kendine göre en rasyonel biçimde savunmaktadır.

Orta Anadolu : Yağışları 350 mm geçmeyen, çoğu kurak (susuz) bir çöldür. Ona rağmen Bahar sonu yüksek şiddette kısa süreli “Kırk İkindi” yağmurları ora toprağını kemirir. Çünkü:

“Toprak, çokluk, zayıf bir bitki örtüsü ile kaplı veya bundan tamamen mahrum olduğu için, bu şiddetli yağışlara karşı muhafazasızdır. Kısa zamanda büyük kayıplara maruz kalır.” (M.Ö., a.y., s.13) Sürüklenen kum, taş “geniş verimli toprakları… bağ, meyve bahçeleri ve çeltik sahalarını” boğar. Oyuntu erozyon, sel taşkınları artar.

Orta Anadolu antika Tefeci – Bezirgân çapulla “bitki örtüsü” kaldığı için çölleşir.
Karadeniz : Oyuntu, sel molozu, heyelan âfetleriyle aşınır. Nedeni “Toprağın bir muhafaza örtüsünden mahrum bırakıldığı”, yahut : “Orman tahribinin bir sonucudur.” (M.Ö., s.y., s.14). Bu hangi olaya bağlıdır ? Finans – Kapitalizmin sokuluşuna.

“Karadeniz’in en önemli para getiren mahsulü olan fındık ve bundan sonra en çok yetiştirilen tütün, mısır ve fasulye toprağı erozif tesirlere açık bırakan mahsullerdir: Legüm veya yem bitkilerini içine alan herhangi bir münavebe sistemi mevcut değildir.” (M.Ö. , a.y., s.14)

Batı ve Güney Kıyılar: Aynı Finans – Kapitalizmin daha geniş saldırışıyla aşınır :

“Bu bölgenin kültür bitkileri pamuk, tütün, bağ, zeytin, incir ve hububattan ibarettir ki, bunların çoğu erozyona karşı toprağı ya pek az korur veya hiç korumaz.Buralar Türkiye’nin en entansif tarım yapılan bölgeleridir. Yetişen mahsuller iyi para ettiği için tabiî flora tarafından korunan geniş arazi parçaları kültür altına alınınca, geniş ölçüde erozif kuvvetlerin tesirine açık bırakılmışlardır.”
Vaktiyle çokluk kesif bir orman örtüsü ile kaplı olan bu bölgelerde, orman tahribatı ve arazi açmaları maalesef günlük hadiseler arasında yer almış bulunuyorlar.” (M.Ö:, s.15)

Nereden yola çıksak, önümüze gelen hep kendi toprak ekonomisine bilimi ve bilinci değil, Finans – Kapitali sokmuş geri bir ülkenin, kan ve can damarlarının akılsızca kurutuluşu oluyor.

YEL EROZYONU : Bu trajediyi daha keskince göze batırıyor.

“Bundan 20-25 sene önce hiç bir önem arzetmeyen rüzgâr erozyonu, son yıllarda yarı kurak iklim karakterinde olan Orta Anadolu’da son derece tehlikeli olmaya başlamıştır.” (M.Ö., s.15) deniyor. Bunu yazan mühendis “Üç önemli sebep.” öne sürüyor :

a) “Mer’a”ların “makineli ziraat”le “sürülüp ekilme”si;
b) “Dar bir sahaya sıkıştırılan hayvancılığın aşırı otlama”sı:
c) “Nadas-hububat” sisteminde “toprakların yarısına yakın bir kısmının her sene herhangi bir bitki örtüsünden yoksun” kalması…

Yakından bakacak olursak bu sebep, gerçekte 1 tek nedene indirgenebilir. b) “Dar alanda aşırı otlatma” da, c) “Bitki örtüsünden yoksun” kalmakta hep ve yalnız en başta : “Mer’a” yâni “Otlak” kıtlığına dayanır. Bu mekanizmanın Türkiye topraklarını nasıl çölleştirdiğine en acıklı örnek Konya – Niğde illerinde yapılmış bir etütten elde ediliyor.

Yalnız o iki ilde “110.920 hektar arazi rüzgâr erozyonu tehdidi altındadır… Karapınar 95.000 hektarla başta gelmekte… Bu sahanın 25.000 hektarı çok şiddetli erozyon sahasıdır. Bu saha içinde 2000 hektarı; yüksekliği 4-5 metre olan kum eksibe alanı vardır… Bu saha içinde 50.000 koyun otlatılmakta iken aşırı otlatma neticesinde koruyucu bitki örtüsünün kalkmasıyla erozyon başgöstermiştir.” (M.Ö., a.y., s.16)

Sosyal Erozyon ve Devrim Dalgacılığı

Burjuva bilginlerinin Doğa’dan gelen bir gökcil âfet, gibi anlattıkları “Erozyon” : Hiç de tabiî değil, tümüyle sosyal bir hastalık, daha doğıusu geri bir Tefeci – Bezirgân ülkesi içine zorla aşılanmış Finans – Kapital çapulunun yarattığı bir sosyal kanserdir. Onu, burjuva bilginleri de, farkına varmaksızın verdikleri ayrıntılı bilgilerle açıklamış durumdadırlar.

Erozyon kanseri ne zamandanberi Türkiye köyünü kemiriyor?

“Bundan 20-25 sene önce hiç bir önem arz etmeyen rüzgâr erozyonu sonyıllarda yarı kurak iklim karakterinde olan Orta Anadolu’da son derece tehlikeli olmaya başlamıştır.” (M.Ö., s. 16)

“Karapınar’da rüzgâr erozyonunun tesiri bir şekilde ortaya çıkmasında son 5 sene içinde mer’adan alınarak sürülen ve bir bîtki örtüsünden yoksun kalan arazinin çok büyük rolü olmuştur.” (M.Ö., s.16)

Nedeni oportada açıktır.1965 yılından yirmi yıl öncesi 1945, beş yıl öncesi 1960 olur. Erozyon Kanseri 1945 ile 1960 arasında gelmiş ve azgınlaşmıştır. Finans – Kapital emrindeki antika Tefeci – Bezirgân sınıflarda halk yığınlarımıza tanrının bulunmaz nimeti, “Süleyman Sofrası”, gökten yağınış “Kudret Helvası” diye yutturulmak istenen “şartsız kayıtsız Finans – Kapital” egemenliği o 1945-1960 “Çok partili Demokrasi” yıllarıdır. İki olayın aynı yıllara gelişi tesadüf  değil, tam bir paralelliktir. Finans – Kapitalin Türkiye topraklarına o zamana dek görülmemiş bir itcillikle baskın saldırısına, traktör biçimli “zırhlı tümenleri” ile“Yıldırım Savaşı”na girişi,1945 yılı ile başlar,1950 yılı ile mutlak iktidara geçer. Ve 27 Mayıs’ın patlak verdiği 1960 yılı bütün zehirli soygun meyvalarını buram buram sunar. Kokorozlu bir bilgin lâfı ile maskelenen Erozyon Kanseri de tam o 1950-1960 yıllarında, sosyal yapımızda “Kansız İhtilâl”e benzetilen kan kurutucu kangrenini çöl biçiminde topraklarımıza yayar.

Ispat mı aranıyor? B. İrfan Saykan’ın : “Konya ve Niğde Vilâyetlerinde Rüzgâr Erozyonu Sahaları Etüdü ve Alınması Gerekli Tedbirler.” (1962) raporunda : “Karapınar Kazası Ziraat ve Mer’a Arazi durumu” (Hektar olarak belirtiyor) :

Yıllar
Ziraat arazisi
Mer’a arazisi
1951
1957
45.000
126.300 (ekilen)
120.000 (nadas)
212.300
10.000

6 yıl içinde ne olmuştur? Otlaklar (mer’a) tarım topraklarının % 471’i (5 katına yakın büyüklükte) iken, 6 yıl sonra % 4’üne (25’te birine) küçülmüştür.117 kerre düşüş. Traktör Ağaları halkın 212 bin hektar otlağından 202.3′ bin hektarını zırhlı makineli silâhlarla zaptetmişlerdir. 25 otlaktan 24’ü Ağanın tarlası olmuştur. Geri kalan bir otlakta halk kendi hayvanlarını beslemek işkencesine katlandırılmıştır. 25’te bir daralmış yerde otlamaya sıkıştırılan hayvanlar ise, bastıkları yerde ot bitirmeyen Atlilla’nın Hun orduları gibi, ortalığı toz edip önce çöle çevirmişler, sonra o çölde aç kalıp kırılmak zorunda kalmışlardır.

Trajedinin içyüzü budur. Aynı trajedi Karapınar’dan tüm Türkiye yüzeyine de biraz eksik biraz aşırı yayılmıştır. Türkiye’ninı tüm toprakları 77 ilâ 78 milyon hektardır. Bu toprakların, Resmî Devlet İstatistiklerine göre nitelik bölünümleri şöyle özetlenir. (Milyon Hektar) :

Yıllar
Toplam
Ekilen tarla
Bağ-Meyva-
Sebze
Çayır-Mer’a
Orman
1950
1967
77.698
78.058
14.120
23.836
1.466
2.207
37.806
26.135
10.418
10.584
12.578)
7 yılda
fark
+ 0.360
% 0.46
+ 9.716
% 68
+0.716
% 50
-11.671
% 69
+ 0.166
% 1.6

7 yılda tüm Türkiye topraklarında tarım tarlaları % 68 artmış. Otlaklar % 69 eksilmiştir. Besbelli ki, traktör ağası ektiği yerden çok köy komunasının otlaklarını silip süpürmüştür. Öteki rakamlarda göze çarpan pek az değişiklik olur. Örneğin: Tüm Türkiye toprakları % 0.46 genişlemiş. Ormanlar da ona yakın % 1.6 artmıştır. Arada büyük fark yok…

Buna karşılık Tarlalar % 68, Bağ – Meyva – Sebze ekimi % 50 artmıştır. Bu artıştan toplam 360 bin hektar artışı çıkarır isek, bütün (tarla), (Bağ – meyve – sebze), (orman) artışları 10.083 milyon hektar olur. Mer’alar ise, aynı süre içinde 11.671 milyon hektar azalmıştır. Demek 7 yılda 1 milyon 588 bin hektarlık (15 milyon küsur dönüm otlak: Tarla, yahut bağ bahçe, yahut orman dahi olmaksızın ziyyan edilmiştir. Finans – Kapitalin Türkiye toprağına ve insanına ihaneti bu ısrafla da ayrıca katmerleşmektedir.

1954 yılı Vatan Partisi Gerekçesinde: “Fakir köylü için NEFES BORULARININ TIKANMASI” diye damgalanarak önceden haber verilen olay budur. Orıdan 3 yıl sonra yayınlanabilen Vatan Partisi gerekçesinde şu not konulmuştu:

“O tahminimiz yazık ki sonradan (1957 Başvekâlet “Ziraî İstatistik” No. 373’teki rakamlara göre) doğru çıktı. 1950’den 1957’ye kadar ekilen topraklar 4.688 bin hektar artmış.. Fakat, ürün getirmeyen topraklar oldukları gibi kalmış (Yalnız 4 hektar eksilmiş.) Halbuki çayırlar ve mer’alar tam 8.301 bin hektar azalmış… Demek çorak yeri imâr etmemişiz; köylerin otlaklarını sürüp tarlaya çevirmişiz. (Köylünün nefes borularını tıkamışız; Şehirlinin et, yağ vs. kaynaklarını daraltıp, yiyecekleri pahalandırmışız…)” Gerekçe. s. 22).

Bu acı gerçekliğe somutça dikkati çeken ve çözümler öneren Vatan Partisi’ne Finans – Kapitalin 1957 Seçimleri üzerine nasıl kanlı saldırıda bulunduğu anlaşılır şeydir. Asıl ibret dolu yan, “Devrimci” aydın Küçükburjuvazinin “Susuş Kumkumalı” tükenmez sabotajı oldu. Bu ve benzeri öngörüler ve öneriler pek mi önemsiz şeylerdi? 100 kişimizde 70 köylümüzün ve 29 İşçimizin, emekçimizin alınyazısı idi. Tabiî adsız ve sessiz züğürt insancıkların problemi pek çok “Sosyalist Beğcikler”i ilgilendiremezdi. Onlar “büyük” devrim dalgaları geçiriyorlardı.

Böylece Finans – Kapital yalnız köylünün ciğerini sökmekle kalmıyor, bu durum önünde en bilimcil davranması gereken Aydın devrimcileri de yığınlara yabancılaştırıyor.

Yoruma kapalı.