Hikmet Kıvılcımlı – Hükümet – Adalet – İnsan

Sosyalist 27 Nisan 1971

Ünlü Muhtıra 12 Mart günü verildi. Nisan‘ın sonlarına geldik. Ne yapılmak isteniyor? Asıl meseleye girmeden bir noktacığa dokunalım.

Bütün tartışmalar devletin dört duvarı içindeki üç bölümden birisini ikiye böldü. Yürütme güçlerinden ordu ötekilerini bastırdı.

Devletin yargılama bölümü olduğu yerde sayıyor. Adliye makinesi, ortada hiç bir değişiklik yokmuş gibi işliyor. Şikago’daki et makinasına bir ucundan sokulan sığırın, öbür ucundan sucuk, kösele çıktığı gibi; Adliyenin dişleri arasına sıkıştırılan her davâ, bilinen sonuçlara doğru otomatikçe gidiyor. Muhtıra ile değişen durumda, kimi davâların temelden değişmesi gerektiği akla bile gelmiyor.

Bizde adliye avadanlığı, var olan kanunların oldukları gibi uygulanış makinesi sayılır. Asker nasıl komutandan aldığı emri harfi harfine yerine getiriyorsa, tıpkı öyle, Adalet de kanundan aldıği buyruğa mutlak uyacaktır, denilir. Oysa, genellikle her kanun çıktığı günün sosyal güçler dengesine uygun bulunsa bile, ertesi günün sosyal güçler dengesindeki değişiklikleri yankılayamaz. Onun için antika uygarlıkların bile hiç değilse gelişim çağlarında “İçtihat kapısı açık” tutulmuştur.İçtihat: Elde bulunan dünkü kanunun, bugünkü değişik sosyal şartlara göre uygulanma yetkisidir.

Özellikle 12 Mart Muhtırası, Türkiye’nin yargılama makinesinde en ufak bir içtihat değişikliği gerektirmiş midir? Kimi Devlet kişileri ölçüsünde getirmiştir. Örneğin: Bir askerin üstüne emir vermesi en büyük suç sayılır kanunlarca. Ama o asker 12 Mart Muhtırasını üstü olan hükümete vermiş komutan olursa: Kanun da, devletin yargılama yetkisi ve mahkemeleri de işlemez olur. Buna kimse şaşmaz. Çünkü Türkiye’de “devlet” öteden beri çimçiy ve yalınkat silâhlı adamların görevi olarak işlemiştir. Onu herkes olağan bulur.

Devletin yasama bölümü (Parlamento) da, adliyeden başka türlü değildir. Toplumda binlerce yıl, devlet başındaki tek kişinin iki dudağı arasından çıkacak her söz: Kanun adını almıştır. Osmanlı devletinde altı yüzyıl Padişahın her dediği, karşı gelenin kellesini uçuran buyrultu (İrade’i Seniyye) olmuştur. Padişahlık kaldırılıp da cumhuriyet kurulduktan sonra, bir değişiklik olmuş mudur? Görünüşte belki. Gerçekte her şey, Batı taklitçiliği biçimleriyle maskelenmiş eski tas, eski hamam kalmıştır. Bu doğruyu biz söylersek yadırganır. Türkiye’de kapitalist Batı uygarlığının her politika kuralına kulca tapan en koyu düzen statokocuları, farkına varmaksızın açıklarlar.

İşte, Türkiye’nin yarım yüzyıllık egemen politikasında temel direği olmuş İ. İ. Paşa’nın, temyizi ve istinafı bulunmıyan içgüveği sözcüsü B. Metin Toker,“Türkiye Büyük Mıllet Meclisi” diye, her dile gelişte Paşa’nın bile salavatla andığı parlamento için, gözünü kırpmaksızın şunu yazar:

“MECLİS,1950’ye kadar, “iktidarın bir organı” idi. 1950’den sonra “iktidarın kaynağı” oldu.”MİLLİ İRADE” lâfını pek kullanmıyalım. Tıpkı “ATATÜRKÇÜLÜK” gibi, tıpkı “REFORM” gibi, tıpkı “İLERICİLİK”, “GERİCİLİK” gibi onu da nereye isterseniz çekebilirsiniz. Atatürk veya İnönü’nün, yahut ikisinin başbaşa listesini hazırladığı Meclisleri “MILLİ İRADE’NİN YÜCE TECELLİGAHI” sayar da, 12 Mart Darbesini “MİLLİ İRADEYE KARŞI DARBE” sayarsanız, öyle bir martıksızlık lâbirentine dalarsınız kı, sizi oradan Penelop’un iplikleri bile çıkaramaz. Onun için lâf duvarına kafamızı vurmıyalım.”

“Gerçeklere bakalım.”

“Atatürk veya İnönü’nün tek parti devrinde meclis, Atatürk veya İnönü iktidarını devirebilir miydi? Söz gelişi, bütün “MEPUSLAR” böyle bir arzuda birleşselerdi, meclis devrilirdi. MECLİS devrilebilirdi, ama Atatürk veya İnönü’nün kılına halel gelmezdi.” (M.T.: “1971’in Türkiye’sinden çizgiler”, Milliyet,18/4/1971).
Kendi kendisine yalan söyleyemeyecek kertede cesaret gösterebildiği seyrek ânlarında, her samimi kalemşör böyle: “Cesaret arz ederken, sirkatin”söylemekten kurtulamaz. “Milli İrade” bir “LAF”tır. “Türkiye Büyük Millet Meclisi” o “lâfın duvarı”dır. “KANUN”ları çıkaran meclis bu olursa, o “kanunların emrinde” işleyen Adliye başka nice olur? O yüzden Türkiye devletinde: gerek YASAMA, gerekse YARGILAMA organları, gerek KANUN, gğerekse MAHKEME, – biz ona istediğimiz denli BAĞIMSIZLIK süsleri takıp takıştıralım,- YÜRUTME organlarının gölgesinde kalır. Ve B. Toker’in dediği gibi:

“Genel ve serbest oyla seçilmiş meclisi bulunmıyan hiç bir siyasi yapı Batılı manâsıyla demokratik olamaz.” (a. y.).

Bu tanımlama da az kalleşçe bir yakıştırma değil. “Genel ve serbest oy” ne demektir? Türkiye’de B.Toker’in efendi kaynatası Paşa başta gelmek üzere, bütün Bezirgân Politikacılar, yapılmış, yapılacak bütün “SEÇİM”lerin bir komedya olmadığını, hem “genel seçim”, heın “serbest seçim” olduğunu günün yirmi dört saatinde milletin önüne tekerleyip duımazlar mı? Şimdi Paşa Dâmâdı bunun tersini öne sürmekle ne demek istiyor?

Apaçıkça, Türkiye’de ne “genel” ve ne de “serbest” bir “oy”un bulunmadığını ve bulunamıyacağını, dolayısı ile de “SEÇİM” denilen dört yılda bir komik veya trajik “demokrasicik” oyunlarının halkı ve milleti aldatıp oyalamak için tertiplenmiş bir “Sahneye konuş” olduğunu söylüyor. O zaman devlet dediğimiz şeyden geriye ne kalıyor? “üçüncü kuvvet” gibi gösterilmek istenen “YÜRÜTME” organları…

Bunun tarihcil, ekonomik, sosyal köklerini boşuna tekrarlamıyalım. Bu politik sonucu ortadadır. Türkiye’de devlet denildi mi, YÜRÜTME organları dışında kalan her şey gölge‘dir. Yürütme organları da: Biri organların kendisi; öteki organların gölgesi olmak üzere ikiye bölünüyor. Yürütme organlarının kendisi nazikâne“silâhlı kuvvetler” denilen ORDU‘dur; Yürütme organlarının gölgesi ise, ordu önünde her zaman “başıbozuk”, “sefil-sivil” kalmış “silâhsız kuvvet”durumundaki HÜKÜMETtir.

Bu gerçeği Paşa Dâmâdı açıklarsa kimse bir şey demez. Aynı doğruyu bir SOSYALİST yazarı, sosyal nedenleriyle aydınlattı mı, özellikle hükümet ve adliye avadanlıklarının zangır zungur işlemesi ne anlam taşır? Adalet ve hükümet hanımların Paşa Dâmâdı değil de, SOSYALİST yazarını dişine daha uygun bulduğunu..: SOSYALİST’in hemen her yazısı için hükümet ve adalet en az 2 dâva açıyor: Biri yazıyı yazana karşı, ötekisi yazı işleri müdürüne karşı, Neden?

Çünkü bu 2 insan silâhsız vatandaştırlar da ondan.

Böyle hükümet ve adalet olur mu? Eğer Türkiye’de bir hükümet ve bir adalet var idiyse, lütfen buyursun:12 Mart Muhtırasını veren dört silahlı kuvvet vatandaşlarından dördü, hatta ikisi için değil, bir teki için bir dâvâ açabilsin. Çünkü dört silâhlı kuvvet darbe ile hükümeti devirmiştir. Buna Paşa Dâmâdı bile“darbe” adını veriyor. Hükümet darbesi bütün yürürlükteki ceza kanunlarınca ölüm cezası biçilen suç‘tur. Sıkı mı, o suçu işliyenlere hükümet ve adalet “karınağrısı” diye bilsin? Diyemedi.

Darbeye yapanlar: “Mesned’i izzette Şerefraz”, darbe silâhla oldu sözcüğünü “irtikâp” edenler, ağızlarından çıkaranlar “cay-ı kürek” oluyor: “Ağır ceza”lara sürükleniyor. Abdülhamit İstibdadı zamanında bunun adına hükümet ve adalet denirdi. Cumhuriyet “demokrasisi” var denilen günlerde hiç değilse susulsa daha yakışık olmaz mı? Hayır. Hükümet de, Adliye de, “darbe”nin acısını illâ ki bizden mi çıkaracak? Yazık.

Yoruma kapalı.