Hikmet Kıvılcımlı – Halk Dersleri

Mahlas: Dede Hande

Sosyalist Gazetesi
Birinci Ders: 8 Aralık 1970 – Sayı: 1
İkinci Ders: 15 Aralık 1970 – Sayı: 2
Üçüncü Ders: 22 Aralık 1970 – Sayı: 3
Dördüncü Ders: 29 Aralık 1970 – Sayı: 4
Beşinci Ders: 5 Ocak 1971 – Sayı: 5
Altıncı Ders: 12 Ocak 1971 – Sayı: 6
Yedinci Ders: 2 Şubat 1971 – Sayı: 7
Sekizinci Ders: 6 Nisan 1971 – Sayı: 23
Dokuzuncu Ders: 13 Nisan 1971 – Sayı: 24

Sosyalist bu başlık altında her sayıda bir öğreti yazısı yazacak.

Öğreti: En ilkeli gerçekleri, okuma yazma bilmese de, her işçi ve köylünün anlayacağı dilde verilecek. Her ders kısa kesilecek.

HALK DERSLERİ

Dedenin dedikleri:
Birinci Ders:

İşçi, Köylü, Esnaf Halkın Hallenişleri

Sevgili Köylü ve Esnaf oğullarım, kızlarım, kardeşlerim. Size işçi oğullarımın, kızlarımın, kardeşlerimin hallerinden söz edeceğim.

İşçinin hâli, hepimizin hâlidir, çoğumuzun geleceği, istikbâlidir. İşçi Sınıfı “kürkçü dükkânıdır.” Ne denli “tilki” olursak olalım, hepimizin dönüp dolaşıp en sonunda varacağımız dükkân İşçi Sınıfımız’dır. Postumuzu İşçi olarak İşverene satmaktan kurtulamayacağız.

Birinci büyük “Seferberlik” dediğimiz Emperyalist Dünya Savaşına girerken Türkiye’de işçi sayısı birkaç yüz bin idi. 1965 yılı, Devlet İstatistik rakamlarında “ücretliler” yani işçiler 3 milyon sayıldı.

Demek 50-60 yılda işçi kardeşlerin sayısı 30 kat artmıştır. Demek her 2 yılda, Türkiye’mizin işçi sayısı 1 kat çoğalıyor. Neden çoğalıyor? Onu sırası gelince yoklar, araştırırız.

Nerden çoğalıyor? Onu biraz düşünenimiz eliyle koymuşça bulabilir. İşçiler sizden bizden Köylüden Esnaftan geçmedirler. Her birimizin ya kendisi, ya oğlu, ya kızı, ya amcası, anası, halası, dayısı, teyzesi, yahut başka akraba ve komşuları veya onların çocukları, her gün, dağarcığını omuzuna vurup gurbette “İş” aramaya çıkıyor, İşçi oluyor.

Böylece nereden, hangi köyden, kentten, hangi çarşıdan kalkarsak kalkalım, gurbete düşmemizin sebebi ortada. Tarlamız, dükkânımız bizi beslemiyor. Kolumuzun gücünü Ağaya, Beye kiralamaya gidiyoruz… Açımızdan ölmemek için buna mecburuz.

Yollara düşenlerin yüzde doksan dokuzu, gene hep biliriz: Ya köylüleriz, ya esnaflarız, fakir fukarayız… Bin yıl öncesinde bir lâkırdı vardı: “Her yol Roma’ya çıkar” derlerdi. Şimdi: “Her yol işçiliğe çıkıyor.”

Dedenin dedikleri:
İkinci Ders:

Onun için, “Neyiz!” dememeli, “Ne olacağız” demeli, sözü buraya gelir. Neyiz? Bugün Köylüyüz, Esnafız, Ne olacağız? Yarın içimizden benek düşenlerimiz İşçi olacağız. Onu hiç unutmayalım. Dünyanın dönülmez gidişi bu. Uzak yakın, yeryüzünün her ülkesinde: başka her sınıf insan azalıyor, işçileşiyor, İşçi sınıfı artıyor.

Bizde de başka türlüsü olamazdı.

Madem iş olacağına varıyor. Madem herkes, istese de istemese de İşçi olur. Öğrenmekten korkmayalım. Bu işin, işçileşmenin ne olduğunu, neden nasıl olduğunu araştıralım. Bunu artık düşünmemizin zamanı gelmiş, geçiyordur. Hepimiz, alınteri ile, namusu ile çalışanlarız. Başımıza gelenler, pişmiş tavuğun başına gelmiyor.

Çiğ idik, piştik, pişiyoruz. Elhamdülillâh, diyeceğiz. Ama içimizde en çok pişen, iki kavrulmuşa dönen, yananlarımız: Esnaf, köylülerimiz oldukları gibi kalmıyorlar. Köylü ve esnaf iken, bir de bakıyoruz işçileşivermişler.

Biz onu, aramızdan gitti, yok mu oldu ne? Bilirken, bir de bakıyoruz yananlarımız hiç de yok olmamışlar. Köyden, kasabadan fabrikalı şehirlere gitmişler. Yeni bir insan: İşçi olmuşlar. Kırlarımızda Amele dediklerimiz var ya… Onlara dönmüşler.

Ne olmuşlar? İşçi olmuşlar. Yandı, kül oldu, külü havaya savruldu sandıklarımıza bakıyoruz: Hepsi dipdiri İşçi olmuş. İşçi ne? Şıkır, şıkır köz olmuşlar sanki.

Kimi kasabada, kimi ilde, kırda, kentte: Adana’da, İzmir’de, Ankara’da, Zonguldak’ta, Eskişehir’de, İstanbul’da… Kimi Alman’ın gâvurunda, Frenk’in, Belçika’nın, İsveç’in, Avustralya’nın: Yetmiş yedi buçuk düvelin yabanında rızık aramaya gitmiş.

Hepsi bizim uşak. Dünkü esnaf, köylü, küçük tarlayı, dükkânı bırakıp gitmiş. Başkasının büyük tarlarında, iş yerlerinde iş arıyor. Çalışan, iş çıkaran, ekmek, otomobil, makine, radyo, kağıt… Her çeşit mal yaratan insan kesiliyor.

Dedenin dedikleri:
Üçüncü Ders:

İşçinin Yiğitleşmesi ve Yiğitleştirmesi,

İşçinin başı da dikçe, hani. Bizim Köylü, Esnaf gibi yılgın değil. Ağayı görünce gagası yere düşmüyor. Bey’in önünde dili, damağı kurumuyor. Karşısındakinin gözünün içine, içine bakıveriyor. Alnı açık. Gözü de pek, işçinin.

Tahsildar görünce kaçmıyor. Candarmayı, “Pulusu” görünce “elindeki çapası yere düşmüyor!” “Kanun var!” diyor. Kanun önünde, sen de, ben de, Ağa da, Bey de bir adam. Kula kul olunmaz.

Adam adamı yer mi?

Hem yer, hem yemez.

“Yiyecek, aman!” der de pusarsan, yandın. Kurt yemez insanı, insanın yediği denli.

“Ben kendimi yedirmem!” dersen, adam adama pek kolay dokunamaz.

İşçi bunu öğrenmiş, gelmiş. İşçide iş var. Sapa damın Köylüsü, batak dükkanın Esnafı o değilmiş önceleri sanki. Yiğit, başka adam olmuş. Dünün Köylüsü ve Esnafı İşçi olur olmaz. Memleketten, Başkentten, Gavurun fabrikasından, Müslüman’ın boynu büküklüğünden söz ediyor İşçi. “Bu böyle gitmez!” diyor İşçi.

Yalnız diyor mu? Hem söylüyor, hem söyletiyor… Hele bak. Düne dek dut yemiş bülbül gibi susardı. Okur-yazarlar. Nice parlak aydın kişilerin de dillerini işçi çözüyor.

“Vatan! Millet! Sakarya!” diye nutuk atmalardan başkasını bilmezlerdi. Efendileri yasak etmiş. Onlar da dut yemiş bülbülce susmuşlardı.

Ağzını açmaya kıyışamayan nice kırk tilkili Politikacıyı şimdi de dinle:

“- Bu bozuk düzen, düzelmelidir!”

Dedirtiyor felek ona. Partiler kuruluyor, Partiler dağılıyor. Sendikalar, Dernekler, Cemiyetler, Kooperatifler, Kulüpler kuruluyor ve ha bire dağıtılıyor. Hep o işçilerin yöresinde.

Dedenin dedikleri:
Dördüncü ders:

İşçi Milletin Gözünü Açıyor.

Olanlar oluyor. Daha dün bizim köyden bildiğimiz “çarıksız” Mehmet Köylü, şu Kasabadan “göğneksizin oğlu” Ahmet Esnaf çıkıyor. Beş, on ay gözden yitiyor. Ansızın “gurbetten” dönüp geldi mi, tanıyabilirsen aşk olsun! Ahmet o Ahmet, Mehmet o Mehmet değil.

İşçi Ahmet’le Mehmet basbayağı giyinik. O eski bildiğimiz çulsuz Köylü – Esnaf Ahmet, Mehmet kalkmış ortadan. Yeni İşçi Mehmet’le, İşçi Ahmet şahbaz, şahbaz kol atıyor alanlarda. Beğenmeyecek neredeyse İşçi Mehmet, Köylü Mehmet’i.

Ama, kravatlı setre pantolon, ütülü gömlek giydi diye İşçi, züppe de hiç değil.  Bizden, canım, İşçi… Mehmet’le Ahmet adamımız. Bizi de adamı sayıyor, kendisinden biliyor. Köylü, Esnaf Ahmet’le Mehmet’in de İşçi Ahmet ve Mehmet gibi olmasını diliyor. Yol gösteriyor. Örnek veriyor.

Gâvurun içinden radyo, pikap getiriyor. Ankara’sından, İstanbul’undan gramofon, plâk getiriyor. İşçi Ahmet’le Mehmet açıyor efendime söyleyeyim, kutunun kapağını: “Dinleyin bakalım!” diyor.

Köylü, Esnaf Mehmet’le Ahmet’in adını duymadığı yerlerin yelleri, havaları esiyor şurada, burada. İnsan konuşuyor. Ankara’da konuşuyor. Londra’da, Vaşington’da konuşuyor. Sen Köylü, Esnaf Ahmet’le Mehmet: Sivas’ın, Kayseri’nin bağında; Erzurum’un, Siirt’in ormanında, dağında dinliyorsun. Tövbe, tövbe estağfurullah!

Velhâsıl, anlatmakla bitmez. Var bir iş, bu İşçi olanlarda. Ne? Gelin orasını elbirliğiyle bu köşede arayalım. Anlamaya çalışalım işin içyüzünü. Yalnız işin mi? İşçinin de bir içyüzü olacak. İşçinin içyüzü, Köylünün de, Esnafın da içyüzü. Köylü, İşçi, Esnaf etle tırnak. Onları birbirinden ayırmak isteyen kurtlar çok. Asıl işin içyüzü de orada gizli. Onu açığa vurdurmak için, önce İşçiyi: İşçi, Köylü, Esnafla birlikte anlayalım.

Dedenin Dedikleri:
Beşinci Ders:


Tek tek İşçinin Boynu Kıldan İnce.

Sevgili İşçi Kızlarım, Oğullarım, Torunlarım;

Sizi pamuğa benzetirim ben. Sıcak Adana, Ege tarlalarında açan, güneşe karşı ak ışık gülüşlü pamuk gibisiniz. Ek tek olmazsınız. Bir kozanın pamuk tüyleri nasıl hep bir arada iseler, siz işçiler de öylesiniz. Her işyerinde onlarcanız, yüzlerceniz, binlerceniz bir arada bulunursunuz.

Şöyle bakınca hem çokluksunuz, hem yumuşacıksınız. Yüzünüz, bininiz birden tutulsa, elde kalıverirsiniz. Üfürülse uçacak kadar yeğniksiniz. Yüzlerceniz çekilse, kopu kopuverirsiniz. Uzaktan, hiç dayanıksız gelirsiniz insana.

Pamuk ta öyle değil midir? Sertçe ellemeye gelmez. Yatışır, eğilir. Sertçe esen yel bile onun her telini uçurur, örseler, kırar atar. Bir saman çöpü pamuk telinden bin kez daha dayanıklıdır. Pamuk tüyceğizinin boyu da birkaç milimi güç geçer. Tutsan kaçar. Bıraksan uçar.

İşte, teker teker, siz işçiler de tıpkı öylesiniz. Tek tek çalışma gücünüzden başka tutamağınız kalmamıştır. İşgücünü ise işletmek başkalarının keyfine kalmış. İsterse, seni çalıştırır, dilerse kapı dışarı eder. Güç var. İş yok. Yürekler acısı durum. O yüzden insanlar içinde her insanımızdan daha cılız kalır işçi, büsbütün çaresiz düşer.

Bir gün işe gitmeseniz ne yersiniz? Nerede kalırsınız? İşten atıldınız mı, tek başınıza hiçbir şey yapamazsınız. Çoluk, çocuğunuzla açlıktan kırılırsınız. Hastalansanız, ilaç değil, bir kaşık çorba veren bulunmaz. Ölseniz, kefen paranız çıkışmayabilir.

En fakir köylü, bir karış toprağı ile yarım öküzü varsa, ağaçtan saban yontup, yiyecek arpasını, mısırını edinmek için çalışabilir. Siz işçilerin bir mezarlık toprağınız için bile şehir belediyesine para ödemeniz gerekir.

En züğürt esnaf, elindeki çürük çarık aygıtı ile bir köşeye siner. İşgücünü kullanarak ufak tefek bir şeyler becerebilir. İyi kötü bir ürün yaratabilir. Tek başına kuru ekmek parasını olsun çıkarmanın yolunu bulur. Siz işçilerin teker teker, ne bir dükkâncığınız bulunur, ne iş çıkaracak âletiniz kalmıştır.

Onun için feleğin önünde boynunuz kıldan incedir… Niçin?

Dedenin dedikleri:
Altıncı Ders:

Çalışma Hürriyeti ve Hak Eşitliği

Niçin tek tek İşçinin boynu pamuk tüyceğinizden incedir?

Çünkü işçinin, işgücünü kullanıp değerlendirebileceği çalışma aracı yoktur. Siz işçilerin ne çalışabilecek yeri (İşyeri) vardır, ne işleyecek toprağı, ne kullanacak aygıtı, âleti avadanlığı vardır… Bir başkası işgücünüzü satın almadıkça çalışamazsınız.

Çalışmak, havaya debelenmek değildir. İnsana yarar bir nesne, bir ürün yaratmak üzere bir emek harcanırsa, ona İş yahut Çalışmak denir. Bu da topluluğun biçimine ve çağına göre değişir. Makineli Un Fabrikası dururken Eldeğirmeni ile un öğütülemez. Öğütsen açlıktan ölürsün. Ölmemek için fabrikaya gittin mi, işgücünü patrona satmadıkça çalışamazsın.

Siz işçilerin, yaşamak için çalıştığınız fabrikalar, yapımevleri, kışla kadar mağazalardır. Ürün yaratan, mal çıkaran işyerleriniz: canavardan korkunç makinalarla dolu koskoca fabrika inleridir. Ne o kışla mağazalara, ne bu canavar ini fabrikalara isteyince giremezsiniz. Oralar “babanızın malı” değildir. Kapılarına şöyle iri açık yazılar asılmıştır:

“İŞİ OLMAYAN İÇERİYE GİREMEZ!”

“İşi olan” kimdir? İşgücünü patrona şu kadar günlüğüne satmış bulunan işçidir. Senin aylak kalmış işgününü satmak istemen yetmez. Patron lütfederek müsaade buyurursa huzuruna çıkabilirsin. Yoksa, kapıda bekçi köpeği gibi bekleyen kapıcı seni gırtlağından yakalayıp geri atar.

Çağırılırsan, patronun yanına göğsünü gere gere giremezsin. Süt dökmüş kedi gibi süklüm püklüm olacaksın. Çünkü rızkın içerdeki işverenin iki dudağı arasındadır. “Hayır!” dedi mi, kapı dışarı atılırsın. Patron senin yalnız işgücünü değil, boyunu, posunu, huyunu, suyunu da ölçer. Kadın, kız isen, kaşını, gözünü, etini, budunu da yoklar. Ona göre hizmet edeceksin. Beğenirse alır, beğenmezse atar.

“Niçin beğenmedin?” diyemezsin. Haddine mi? Adam “hür” dür. Keyfine kâhya yok. Sana da, alay eder gibi: ”Hürsün!” der, “İster çalış, ister çalışma!”… Patron isterse çalıştırır. Ama sen istemesen çalışmayabilir misin? Karnın yahut karın, ya anan, çocuğun ekmek bekliyor. “Burjuva hürriyeti” budur işçi için.

Kerli ferli İşveren Politikacıları, Profesörleri, Uşakları her gün bu öğüdü öğretiyor işçiye: Bu düzende işçi de, işveren de hürdür, hem de eşittir. Okulda “hür” öğretmen, kışlada “hür” komutan, sokakta “hür” basın, radyoda “hür” dalga her gün, her saat bunu tekrarlar. Bu düzenin adı “Hür dünya” dır. İnsanlar hep, “Hürriyeti seçer” veya “sıçar” lar da, o “hür dünya” ya kaçarlar.

İş bulmaya çıktın mı görürsün. Patron dişli kurttur; işçi tırnaksız kuzu. Kurt kuzuyu yemekte hür’dür. Kuzu, kendisini kurda yedirmekte hür’dür. Kurt kuzuyu yedi mi: kurtla kuzu tek vücut içinde eşitleşirler. İş Pazarında ak koyun, kara kurt ortaya çıkar. İnsan hakları eşitliği de, çalışma hürriyeti de: Kara kurt, yahut boz kurt İşverenin, Ak koyun veya taze kuzuyu yeme hürriyetinde toplanır.

Dedenin dedikleri:
Yedinci Ders:

İşveren düzeninin orman kanunu

İşçiyi Patron beğendi. İşgücünü pazarlık etti. Satın aldı. İşyerine soktu. Üstüne kilidi sürgüledi. Akşamlara dek çalışılacak. Kaç gün?… Onu Allah bilir. Ne Şeytan bilir, ne Patronun kendisi bilir.

Başlayan işin kaç gün, kaç saat süreceği İşverenin çıkarına bağlıdır. Ancak bu İş’te, Patron da: Sanıldığı, göründüğü, iddia ettiği gibi “HÜR” müdür? Ne gezer.

Patron bir yol çıkarına zincirle bağlıdır. Patron sermayesinin kölesidir. Sermaye, çıkarın kölesidir. Çıkar, kimin elindedir? Hiç kimsenin elinde değildir. Hele işe kaptanlık eder görünen Patronun hiç elinde değildir. İşveren yalnız burnundan halkayla, çıkar halkasıyla zincire takılmış ayıya benzer. Çıkar zinciri nereye sürüklerse, Patron ayısı oraya sürüklenir.

O bakımdan zavallı bir hayvancıktır İşveren. Balta girmemiş bir Cangıl ormanında avlanmaya çıkmış bayağı yırtıcı bir yaratıktır. Bakarsın, yağlı bir av tutar. Homurdanarak yer. Ondan keyiflisi yoktur. Bakarsın arkasını döner dönmez, bir başka hayvan (bir başka İşveren) onu av etmiştir. Çıtır çıtır yer. İşverenliğin Orman Kanunu böyledir: Ya yiyeceksin, ya yenileceksin!

Çıkar zinciri İşverenin elinde değil, İşverenin kendisi çıkar zincirinin elindedir. Ya o çıkar zinciri kimin elindedir? Onu, yeri gelince göreceğiz. Çıkar zinciri Patron ayıyı burnundan halkasıyla ummadığı yerlere sürükleyen Piyasaya esirdir. Gene de binlerce yılların hayvanlaştırdığı İşverenler, o gidişi bir Hürlük özgürlük diye yutmaya ve yutturmaya çalışırlar.

İşverenin kendisi de, kurduğu düzen de: Alışveriş yapılan pazarın bin bir inip çıkmasına, fiyatların dalaveresine bağlıdır. O yüzden, İşçinin de alınyazısı, İşgücünü sattığı Patron hayvanın sürüklendiği yerlere göre çizilir, bozulur durur.

Bu neden böyledir? İşveren belâsını bulmuş. Beter olsun, yahut aç gözlü hayvanlığı ile kalsın. Ama biz İşçiler niçin bu oyuna düşürülmüşüz? Bizim taksiratımız ne? Neden eski atalarımız gibi köylülükte, yahut esnaflıkta bile tutunamamışız? Nasıl olmuş da şehir mahşerlerinde İşyeri denilen katran kuyularına gelmiş, yapışmış, düşmüşüz?

Orasını şimdilik bir yana bırakalım. Böyleyiz. Ve İşyerlerinde alınyazılarımız, hep günlüğüne, bir gündeliğine yazılır, hesap edilir. Bu hesaba: Ücret, yahut Gündelik denir. Bize de vaktiyle ecir (ücretli) denirdi, şimdi gündelikçi adı verilir.

Dedenin dedikleri:
Sekizinci Ders:

İŞÇİ NEDİR?

1- İşçi Tüyden Cılız

Sevgili İşçi – Köylü – Esnaf kızlarım, oğullarım ve kardeşlerim.

Sizleri ne zaman gözüm önüne getirsem, hep pamuğa benzetirim ben. Yanık yüzleriniz bana pamuktan ak gelir. Alınlarınız bulutlu gökten açık gelir bana. Çünkü, çalışır, yaratırsınız. İçiniz sıcak güney toprağımızda açan, güneşe ak ışık gülücükleri saçan pamuk gibidir.

Tek tek her biriniz, pamuk ipliğinden zayıf, dayanıksızsınız. Ama, sizi ayrı ayrı gören yoktur. Çokluksunuz. Bir kozanın pamuk tüyleri gibi, her işyerinde, her köyde onlarcasınız, yüzlercesiniz, binlercesiniz. Karıncalar gibi bir arada kaynaşırsınız.

Ve tüy gibi yüreğinizle yumuşacıksınız. Sayıca yüzünüz birden tutulsa, elde kalırsınız. Biner biner yakalansanız, dayanmaz kopuverirsiniz. Pamuk da öyle değil mi? Sertçe yel esse, pamuğun her telini alır, uçurur, örseler, kırar, atar.

Bir saman çöpü, pamuk telinden bin kat dayanıklıdır. Pamuk tüyceğizinin boyu ise, birkaç milimi güç aşar. Az çekseniz hemen kırılır. Üfürseniz kaybolur gider.

Tek tek, siz işçiler ve köylüler de öylesiniz. Toplum içinde, başka her insandan çok daha dayanıksız, çaresizsiniz. Bir gün işe gitmeseniz, kendiniz gibi, çoluk çocuğunuz da aç kalabilir. Hastalansanız, ilaç değil, bir kaşık çorba güç bulursunuz. Ölürseniz, kefen paranız çıkışmayabilir.

Hele İşçiler? İşçilerin yufkalığını hiç sormayın. En züğürt köylünün, beş karış toprağıyla yarım öküzü varsa, az çok bir güvencesi bulunur. Ağaçtan saban uydurur. Yiyecek arpa, mısırını edinme yolunu zorlar. O haliyle köylü onmazsa da, ölmez de. Sürünür gider. Esnaf da öyle gibidir.

İşçinin bir mezarlık toprağa girebilmesi için bile belediyeden parayla toprak satın alması gerekir. Hekimlere koşup izin alması gerekir. Bunların hepsi para pul ister. En müflis esnaf, elindeki aygıtıyla, ufak tefek işçik becerirse, ne mutlu. Kuru ekmek parasını kendi kendine çıkarabilir.

İşçinin, ne karanlık bir izbe dükkancığı vardır; ne iş çıkaracak aleti kalmıştır. Bir başkası işgücünü kiralamadıkça, işçi çalışamaz. İşveren müsaade etmezse işçi didinerek yaşayamaz.

Başta işçiler, köylüler, esnaflar: Hepinizin iflahınız kesiktir. Hayatta pamuk tüyünden cılızsınız. Gel, İşçininki hepinizinkinden iğreti, saati saatine yaşamaktır.

Köylüler, esnaflar: Hepimizin alınyazısı er geç işçileşmektir. Her gün köyünüzü, dükkanınızı bırakıp İşçi olmak zorundasınız. İşçilerin yaşayabilmek için her saat çalışmaya katlandıkları yerler, dükkanlıktan çıkmıştır. İşyerleri kışla genişliğinde mağazalara dönmüştür. Çünkü görecekleri iş ancak canavardan dişli, Azrail’den korkunç makine adlı koca koca aygıtlarla yapılır.

Oralara, işçinin çalıştığı yerlere, ha deyince giremezsiniz de, çıkamazsınız da. Mağazanın kapısı, kışla kapısından daha çetin nöbetçilerle kesiktir. Her iş isteyeni makine canavarının içine sokmazlar. İşyerleri, çalışanın babasının malı değildir. İşveren lütfeder de sizi çağırırsa, gecikmemek için koşarsınız. Patron: boyunuza, posunuza, yaşınıza, dişinize bakar. Beğenir de alır işe, içeriye sokulursunuz.

Hem de kaç günlüğüne? Allah bilir. Yahut şeytan dahi bilmez, şimdi başlayan işin kaç saat süreceğini. İş, gerçi işverenin çıkarına bağlıdır. Ama, işveren de bilemez bu işin nereye varacağını. Çünkü işverenin çıkarı da, topluluğu kıskıvrak bağlamış olan gözle görülmez, elle tutulmaz, her yerde hazır nazır alış-veriş pazarının dalaveresine bağlıdır.

Dedenin dedikleri:
Dokuzuncu Ders:

HÜR GİRİŞİM GÜCÜ

Alış-veriş neden böyledir? Sırası gelirse orasını da anlatırız. Uzuncadır. Anlaşılmaz şey değildir. Anlaşılmaması için anlatılmaz şey haline sokulmuştur. Şimdilik yalnız şu kadarcığını söyleyelim: Hani, “beşibiryerde” partilerimizin, beş vakitte öve öve göklere çıkardıkları… “ÖZEL TEŞEBBÜS”, “HÜR GİRİŞKİNLİK” vs. dedikleri tutum yok mu?

İşte, işçinin alınyazısını bu kerte pamuk ipliğine bağlayan güzel odur. Bin tane küçük esnaf tezgahının dokuyamadığını bir işverenin makinesi dokudu mu, bin esnafın, dükkanını kapayıp bir işverenin fabrikasında iş araması gerekir.

Bir işverenin ise, maksadı işsizlere sahiden “iş vermek” değildir: Daha az işçiyle, daha çok kâr etmektir. Onun için, sokağa düşen işsizlere “iş vereceğine”, “boş veriverir”! “Özel girişkin” der ki:

– Ben nasıl iş yerimi işletip, işletmemekte HÜR isem, siz işçileri de işleyip işlememekte “grev yapmamak” şartıyla! HÜR bırakıyorum.

– İşçiler: “Canım, sen bin kişinin çalışma yollarını kestin, aldın. Biz senin fabrikandan başka yerde dokuma işi bulamazsak, nasıl yaşarız?” diyemezler. Başlarının çaresine bakmakta “HÜR”dürler.

Büyük Millet Meclisimizde altın gibi kıymetli “beşibiryerde” partilerimizin dört elle sarıldıkları “HÜR TEŞEBBÜS” budur. “Büyük dostumuz” Birleşik Amerika Devletlerinin bize yardım için şart koştuğu “HÜR EKONOMİ DÜZENİ” budur. Türkiye’mizin bütün gelir giderlerinin hesabını tutmak üzere başımıza oturan Konsorsiyomun, beşibiryerde “PARTİLER ÜSTÜ” beş yıllık planlara ruh ve madde verdiği “HÜR KALKINMA” budur.

Acaba biz, bir fabrikanın bin küçük üretmeni işsiz bıraktığını örnek verip, bütün Türkiye için hüküm verirken yanılmıyor muyuz? İnsanların rızkını bir yerde kesen işverene karşı, Ulu Tanrım başka yerde yeni nasipler bağışlamaz mı? Bu işveren dediğin, haşa, Allah değil ya!

Öyle demek düşer, amma tüm Türkiye’nin başbakanlık istatistikleri ortada. Geçmiş beş yılımıza bakalım. 1955 yılı yapılan nüfus sayımına göre: Köylerimizde 17 milyon kişi yaşarken, 1960 istatistiklerine göre aynı köylerimizde 16 küsur milyon kişi yaşıyor.

Nerelere gitmiş o yüz binlerce köylü vatandaşlarımız? Ölmüşler mi? Hayır. Göğe mi çıkmışlar? Yahut yerin dibine mi batmışlar? Olamaz. Ne olmuşlar? Şehirlerimize göçmüşler.

Çünkü gene başbakanlık istatistiklerine göre şehir nüfusumuz 1955 yılı 6 küsur milyon iken, 1960 yılı 7 küsur milyona yükselmiş. Demek, her yıl on binlerce yurttaş, yüz binlerce yurttaş köylerden şehirlere iş aramaya koşmuş.

İkinci Cihan Savaşından önce böyle bir akın yoktu. İkinci Cihan Savaşından sonra bu akın neden oldu? İşverenlerimizin, Amerikan parası ve öğüdü altında, her ne pahasına olursa olsun “HÜR KALKINMA” uğrunda “ÖZEL SERMAYE” düzeni, çift parti, az parti, çok parti, bir parti, beş parti… gibi aşık oyunu ile vardı, geldi Konya altı saat politikası niçin oynanıyor? Her gün sayıları ve denemeleri büyüyen, İşçi Sınıfımızı şaşırtmak, daha kolay sömürmek için.

Yoruma kapalı.