Hikmet Kıvılcımlı – Genellikle Askercil ve Sosyal Strateji – Taktik

Aydınlık Sosyalist Dergi
Sayı: 14, Aralık 1969

Aslında “Strateji” ve “Taktik” sözcükleri askerlik zanaatının deyimleridir. Tanımlamalarını yapacağız. Askercil Savaş da, Sosyal mücadeleler de hep insancıl çelişki ve çatışkılar oldukları için, Sosyal mücadele pratiğinde de Strateji ve Taktik durumları vardır. Askercil savaş bin yıllardan beri bir bilim ve zanaat haline geldiğinden, daha iyi bilinen askercil savaş terimleriyle, sosyal mücadele gidişlerini zihinlere daha duruca sokmak düşünülmüştür. Yeter ki, Askercil savaşla Sosyal mücadelenin kesin ayırtları, hele kimi zıtlıkları unutulmasın.

Ordular Savaşıyla Sınıflar Güreşinin İlişkisi

Toplumda yalnız askercil ilişkiler ve çatışkılar, yani, sırf Ordular savaşı yoktur. Büyük Fransız Devrimi’nden beri, en başta gerçekçi burjuva tarihçileri, Tarihin birSınıflar mücadelesi tarihi olduğunu görmüşler ve yazmışlardır. Bilimcil Sosyalizm, o burjuva bilimindeki keşfi, daha derin ekonomi nedenlerine bağlanışı ile açıklamış olmaktan başka bir şey yapmamıştır.

Gerçek Tarih biraz daha içyüzü ile ele alınınca, hakikat daha seçikleşiyor. Şurası apaçık göze batıyor. Sınıflı Toplumlarda, sırf askercil sayılan çelişki ve çatışkılar, başlı başına, bağımsız birer alınyazısı değildirler. Askercil çatışmaları ve çelişmeleri içine alan, daha doğrusu belirlendiren şey: sosyal çelişmeler ve çatışmalardır. Esas öz olan çelişki SINIFLAR GÜREŞİ (Klassenkampf: Lutte des classes) denilen genel çatışkıdır.

Ordular savaşı ile Sınıflar güreşi, çok kez, birbiriyle hiç ilgisi bulunmayan şeylermiş gibi konur. Böyle koyuşun bir nedeni: Ordular Savaşı ile Sınıflar Güreşi arasında bulunan çelişkiler ve zıtlıklardır. Ancak bu zıtlık, bir kuruntu ürünü değil, tarihçil bir gerçekliktir. O karakteriyle ne yok sayılabilir, ne saçma diye bir yana itilebilir.

Askercil Savaşla Sınıflar Güreşinin ilişkisini “inkâr” etmenin ikinci nedeni: Tarihi ve Toplumu iyi bilmemek ve anlamamaktan, yahut bilmez ve anlamaz görünmekten ileri gelir. Bu da, Ordular Savaşı ile Sınıflar Güreşi denilen iki insancıl gerçeklik arasındaki hem ilişkileri, hem çelişkileri, hem aynilikleri, hem gayrilikleri göz önünde tutmamak için bir sebep olamaz.

Medeniyet (Sınıflı Toplum) kuruldu kurulalı Ordular Savaşı, hep ve her yerde: Sınıflar Güreşinin ikincil (sekonder) ürünü oldu. Antika Tarihte de, Modern Tarihte de, yakından bakılınca, görmezlikten gelinemez ki: her Askercil Savaş, doğrudan doğruya veya dolayısıyla, Sivil mücadeleye “VEKÂLET” etmiş ve etmektedir. Belirli Toplum aşamalarında, Sınıflar Güreşi, herhangi nedenle, normal bir SOSYAL DEVRİM sağlayamadığı gün, onun yerine Ordular Savaşı ya doğrudan doğruya, yahut dolaylı yoldan bir TARİHÇİL DEVRİM yaratma çığırını zorlamıştır.

O yüzden, Askercil savaş kışkırtıcıları, her kanlı savaşı tarihin bir itici gücü olarak selâmlarlar. Aslında itici güç askercil savaşın kendisi değil, getiriyorsa, getirmiş olduğu Devrim lokomotifidir. Bu iç zembereği göremeyen veya görmek istemeyen, yüzeyde oyalanan yahut oyalayan Sosyal Devrim düşmanları, Ordular savaşının her çeşidindeki erdemleri saya saya bitiremezler.

Faşizmin, Emperyalist Savaşı bile, sırf savaş olduğu için, örneğin Millî Kurtuluş Savaşı kadar övmesi, bir yiğitlik yücelişi olarak göklere çıkarışı, hep Ordular Savaşı sayesinde Sınıflar Güreşini önleyebileceğini, yahut çıkmaza sokabileceğini ummasından ötürüdür. Egemen sınıf, elde edebileceği askercil ZAFER mekanizması ile, Sosyal Devrimi yenilgiye uğrattığı karşı yana doğru iteleyeceğine inanır. Bunu başarıp başaramadığı ayrı konudur.

Buna karşılık, Dünyanın her yerinde Sınıflar Güreşinin demokratik gelişiminde iyilik görenler, hemen her zaman Savaş düşmanıdırlar. Çünkü, belirli Sosyal Sınıf anlamıyla aydınlanmamış bulunan her Askercil Savaş, bir kör dövüşüne dönebilir. Tesadüfen olumlu bir sonuca varmış her askercil savaş, Savaş olduğu için değil, ardından Tarihçil veya Sosyal veya Politik, Teknik vb. açılardan olumlu bir DEVRİM getirdiği için öyledir. Ordular Savaşı, sık sık bir felâket ve âfet haline geliyorsa, bunun sebebi, Toplumda herhangi bir sosyal devrime yol açamamış bulunmasıdır. Ordular Savaşının korkunç olumsuzluklarını, Sosyal Devrimden başka hiç bir şey önleyemez ve durduramaz.

Savaşların Bilince Çıkarılması

Antika Tarihte, Askercil Savaş, Sınıflar Güreşini uzun süre bir Sosyal Devrime ulaşmaktan alıkoydu. O yüzden, ikide bir medeniyetin batışı ile başka bir medeniyetin doğuşu arasına hep birer TARİHÇİL DEVRİM soktu. Ordular Savaşı önce yaşayan bir medeniyeti yıkıyordu. Modern çağda, o zamana dek görülmemiş bir şey oldu: insanlarda SOSYAL SINIF BİLİNCİ doğdu. Sınıf Bilinci, bir medeniyetin yıkılması yerine, bir sosyal sınıf TAHAKKÜMÜNÜN devrilmesini gerektirdi.

Ancak her iki çağda da, Askercil Savaşla, Sınıflar Güreşinin zıt ikiz kardeşliği değişmedi. Yerine ve zamanına göre önemli ve kadim çağda TARİHÇİL DEVRİM, modern çağda SOSYAL DEVRİM biçiminde oldular. Sosyal Devrimciler bu olayları icat etmediler, kanunlarınca güttüler. Ve Askercil Savaşları, sırf Devrim getiriyorlar diye, ne Allahlaştırdılar, ne de AMAÇ veya ARAÇ gibi kullanmaya kalkıştılar.

Askercil Savaş, Toplum bunalımlarını kan, ateş, gözyaşı tufanları içinde keskinleştirerek çözmeye çalışır. O bakımdan insana yaraşan gerçeklik bilincini rafa kaldırır. Neredeyse en ilkel hayvancıl içgüdüleri dirilterek azdırır. Bütün bu ve benzeri aykırılıklarla karışıktır diye, Ordular Savaşının objektif ve som sonuçları görmezlikten gelinemez. Askercil Savaş, “insanlığın Tarihöncesinde” (Marks) ortalığı kasıp kavuran bir YARIM BİLİNÇLİ, uykuda gezen altüstlüktür.

“Yarım hekim insanı candan, yarım hoca dinden imandan eder” olduğu gibi -sınıflar güreşinin bir eki olduğunu kavrayamadığı sürece- yarı-bilinçli olan Ordular Savaşı da, sırf bir altüstlük getirdiği için, mutlak ve her zaman DEVRİMCİ yahut olumlu sonuç getirmiş sayılamaz. Sivil mücadele gibi, askercil savaşı da hep Toplumun: ekonomik, sosyal yapısı determine eder (belirlendirir). O belirleniş ölçüsünde altüstlükler Yarı bilinçli yahut Tüm bilinçli olur ve sonuçlarda olumluluk yahut olumsuzluk ağır basar.

Askercil Savaşların altüstlüklerini yaşayanlar gibi yaşatanlar da: yüzeyde kalmaya mahkûm bulundukça, yani sosyal belirleniş gereği yüzeyde kalmaktan kurtulmadıkça kendi yaptıklarına kendileri de şaşarlar. Savaşın nedenlerini kendiliklerinden derinleştiremezler. Çünkü, önceden çizilmiş bir “alınyazısı” taşıdıklarına inanmışlardır.

Askercil Savaşı derinleştirip tüm BİLİNCE çıkarmak, sosyal devrimin tüm bilincine ulaşmaktır. Psikonevrozlarda (Ruh-sinir rahatsızlıklarında) alt bilince “püskürtülmüş”  (röfule)  etkenler bilince çıkarıldı mı, hasta iyileşir. Askercil Savaş, insanlığın egemen Toplum eğilimleriyle alt bilincine püskürtülmüş zorlu semptomlardandır, hastalık belirtileridir. Savaş hastalığını gidermenin tek yolu: onun sosyal, yani sınıflar güreşi açısından nedenlerini aydınlığa, bilince çıkarmaktır.

Askercil Savaşı, yüzeyde kalmaya mahkûm nedenlerinden kurtararak derinleştirmek, böylelikle Bilince çıkarmak: Sosyal Devrim Bilincine ulaşmak olur.

Askercil ve Sosyal Savaşların

Olumlu Olumsuz Yanları

Ordular Savaşı ile Sınıflar Güreşi birbirleriyle “asillik”-“vekillik” ilişkisi içinde bulundukları için, aralarında yığınla paralellikler doğar. Ama, o paralellikler, olayların iç yaylarını kuran ZITLIKLARI (çelişkileri) yok saymaya elveremez.

Bir yol, Ordular savaşı da, Sınıflar güreşi de: Objektif ve Somut olaylardırlar. Falan veya filan kişinin isteği veya kuruntusu ile olurluk ve olmazlık göstermezler. Şu Padişahın, şu Paşanın harp isteyip istememesi hiç bir zaman elinde olmamıştır. Her savaş, en son duruşmada, en geniş ölçülü Toplum çelişkilerinin ve ilişkilerinin sonucu ve sentezidir. Savaşı en başta güden belki: “Ben istedim, oldu” sanır. Gerçekte isteyişi, elinde olmayan eğilim ve eğitiminden doğmuştur. Sınıf güreşi de tıpkı öyledir.

Sosyal ve Askercil Savaşlar objektif ve somut olaylardır, diye, insan ve iradesini yamyassı etmezler. Bu savaşlar FATALİZM putu, KAZA-KADER Tanrısı değildirler. İNSAN İŞİ’dirler. İnsan, ne Ordu savaşının, ne Sosyal güreşin kör gücü, otomat makinesi, sele kapılmış çöpü değildir. Belirli ekonomik, sosyal, politik şartların kanunlarını bilim ve bilinçle kullanarak aktif ve dinamik rol oynayan baş aktördür.

Askercil ve Sosyal savaşlar hiç metafiziğe ve skolastiğe gelmezler. Gene de onları insanoğlu, sınıfına ve durumuna – çıkarına göre ya sırf OLUMSUZ yanlarıyla yerin dibine batırıp sadece lanetler; yahut sırf OLUMLU yanlarıyla göklere çıkarıp insanüstü tanrıcıl tapınç konusu yapar. Oysa, boş efsaneleştirmeler yersizdir. Askercil savaşın da, Sosyal güreşin de hem olumlu, hem olumsuz yanları gerçektir. Her iki olayı bütünü ile değerlendirmek gerekir.

Her iki olay arasında, Toplumun belirli aşamalarında tersine orantılılık göze çarpar.

SINIFLAR GÜREŞİ: Antika Toplumlarda, doğrudan doğruya vardığı sonuçlar bakımından çok OLUMSUZ göründü. Hiçbir gerçek devrim yaratmaksızın koca Medeniyeti çürütüyordu. Oysa, dolaylı yoldan kadim sınıf savaşları, en sonra Barbar akınlarını çekiyorlardı. Barbar akınları aracılığı ile en son duruşmada eskimiş medeniyeti yıkarak, yeni bir Medeniyetin doğuşuna yer hazırladığı için dolaylı yoldan OLUMLU sonuç veriyor demekti.

ORDULAR SAVAŞI: Hiç değilse Medeniyeti yeryüzüne yayabildiği ve başka türlüsü yapılamadığı çağlarda, yahut çürümüş bir Medeniyeti yıkış anlarında doğrudan doğruya vardığı sonuç OLUMLU göründü. Çünkü dolaysız yoldan yeni bir Medeniyetin yıldızlaşmasına, yahut Tarih yolunu tıkayan eski bir Medeniyetin molozlarını ortadan kaldırmaya kapı açan TARİHÇİL DEVRİMLER’e yaradı. Tarihçil Devrimin ardından yeni bir Medeniyet doğdu.

Modern çağda Ordular savaşı ile Sınıflar savaşı arasındaki ilişki ve çelişkiler tersine döndü. Sınıflar güreşi BİLİNCE kavuştukça Sosyal Devrim biçiminde sonsuz OLUMLU hareketlere dolaysızca yol açtı. Askercil savaş, BİLİNÇSİZLİK’ten kaynak aldığı ölçüde, amaçlarını tersine çeviren sonsuz OLUMSUZ’luklara yol açtı. Çar’ın 1905 ve 1914 Savaşlarına girişi, Çarlığı yok eden sonuçları hızlandırdı. Yüzyıl Savaşı vaktiyle Avrupa’da Kapitalizmin doğuş ortamını hazırlamıştı. 19’uncu Yüzyıla dek, Askercil savaşlar, son kertede hayvanca zorba ve kanlı çözümler dayatırken, zaman zaman en insancıl SOSYAL DEVRİMLER’e kapı açtı.

Böylece, Modern çağda Askercil Savaş, gitgide yerini Sınıflar Güreşine bıraktı. Ordu Savaşları olumlaştığı ölçüde, Sınıf Savaşları olumlaştı. 20’nci Yüzyılın EMPERYALİST SAVAŞLARI: Kapitalizmin çelişkilerine en ufak bir sürekli çözüm sağlayamadığı ölçüde, insanlığa yakışmaz ve sığmaz boşuna yakıcı yıkıcılık biçimine girdi. Hele Atom çağı, Askercil savaşı düpedüz hayvanca bir intihar durumuna getirdi. Buna karşılık, her Evren EMPERYALİST SAVAŞI sonunda, boyuna genişleyen ve bilinçlenen sınıflar güreşi, en insancıl SOSYAL DEVRİMLER (Millî Kurtuluş Savaşları ve Sosyalist Devrimler) geliştirdi.

Sınıflar Güreşini Yasaklamak Vatana İhanettir

Yeryüzünde sınıflı toplum doğdu doğalı, Toplumun gelişimi, Sınıflar güreşinin gidişine uydu. Batıda Kapitalizmin doğuşu, İngiltere’de “ŞARK MÜSTEBİTLİĞİ” denilen tutumun bir türlü tutunamayışı ortamında gerçekleşti. Batı Kapitalizminin ileri gidişinde başlıca insancıl yay: Sınıflar Savaşının gerçekliğini, bir türlü püskürtemeyişidir. Antika Doğuda ise, tam tersine, batakçı gerilik: sınıflar savaşını sözde inkâr ederken, hep üst sınıflar yararına en azgın utanmazlıkla uygulamıştır.

Zavallı Doğu Toplumlarında herkesin dilinden düşürmediği “ZULÜM” adlı şey, alt sınıfların mücadele haklarını YASAKLAMAK”tan başka bir şey değildir. Ezen sömürücü sınıflar elinde SINIF SAVAŞI tek yanlı dayanılmaz bir TAHAKKÜM silahıdır. Bu silah, her zaman egemen sınıfların Tekelinde çekilmiş yalın kılıç, namlusu halkın alnına dayatılmış tüfektir. Sömürenlerce, sömürdüklerine karşı en haksız ve en canavarca SINIF SAVAŞI gütmek tahakkümcülerin en vazgeçilmez hakkı sayılmıştır.

Bu Zulüm, Uzak ve Yakındoğu’da, Toplumun önce gelişim hızını köstekleyip ağırlaştırarak durdurmuştur. Sonra, bu durgunluk yüzünden soysuzlaşmış Sosyal yapıyı, tâ temellerinden yıka yıka, insanları köleleştirmenin binbir sinsi ve itçil uygulamalarını gerçekleştirmiştir. Bir Toplumda, en büyük nüfus kalabalığı olan çalışkan yığınları, her türlü savunma hak ve gücünden yoksul bırakmak, sanıldığı gibi, yalnız alt sınıfları ezmekle kalmamıştır.

Üstteki Zalim sınıflar, hazır yiyicilik uğruna zulümden başka hiç bir düşünce ve davranış gütmedikleri için, her türlü yaratıcılıktan uzaktırlar. Köle insan ise angarya işinde ağzıyla kuş tutsa hiç bir işine yaramayacağını bilmektedir. Toplumun bütün nefes boruları tıkanmış, altlı üstlü bütün sınıfları soysuzlaşmıştır. Zalim, mazlum her insan toptan ekonomiye, üretime, topluma yabancılaşmıştır, insanlıktan çıkmıştır. Her gün biraz daha umutsuzlaşan kapıkulları, dışarıdan Kapitalizm gelir gelmez, Sömürge sürülüğüne yatkınlaşmıştır.

Antika Firavun ve Nemrutlar, yahut onları maymunca Taklit edenler, kimseciklere gık dedirtmeden, dirlik düzenlikte çıt çıkarmadıklarını sanmış ve avunmuş olabilirler. Tarih ortadadır. Zalimler yalnız “Halka huzur vermemek”le kalmamışlar, kendileri de çoğu bin belâ ile “Cihandan” yıkılıp gitmişlerdir. Sınıflar savaşını durduramamışlar: yalnız tek yanlı olumsuzluğu ile kanserleştirmişlerdir. Bu kanserleşme, ülkeleri çöle, insanları büsbütün köleye çevirmiştir.

Demek, ülkesini ve milletini lafta değil, işle seven her kişi ve her sınıf ve zümre: biraz namuslu ve vicdanlı ise, Sınıflar Savaşını, boş yere yasaklamaktansa, tersine bilince çıkarıp kolaylaştırmak zorundadır. Sınıflar savaşını yasaklamak: her zaman, tek yanlı tahakküm biçiminde azdırmak olmuştur. Sınıf zıtlıkları kör kuvvet birikimi yaptıkça Toplumun toptan batışını getirmiştir. Alt sınıfların Demokratik Sınıf Savaşlarını yokuşa sürmek Kadim Toplumu yıkılışa, modern ülkeleri gerilikten sömürgeleşmeye doğru sürüklemiştir.

Tarihi değiştiremeyiz, yahut yeni baştan işletemeyiz. Ama, çağdaş Toplum insan emeği ve bilinci ile yürüyor. Emeğe ve bilince Demokratik insanca kuralları esirgemek, bir milleti ve ülkeyi hem geri bırakmak, hem çok daha acı ve kanlı kargaşalıklara ısmarlamaktır. Ne denli kara istibdat gelenekli olursa olsun, her ülke modern demokratik Sınıflar Savaşının bilimcil anlamına tolerans göstermelidir. O zaman, Marks’ın Kapital Önsöz’ünde belirttiği gibi, Sosyal Devrimin “Doğum sancıları daha mülayim” olur.

Bu bakımdan, bugün, sırf Sosyal Sınıflar savaşını önlemek kastıyla, Askercil Savaşları kışkırtmak, bir ülkede vatan hainliği, millet düşmanlığı, dünyada İnsan hainliği, Medeniyet düşmanlığıdır. Konu, yani Sınıflar Savaşı bu denli önem kazanınca, onun kurallarını bilmek de en az o denli önemli olur. Kuralların aktüel ve en çok dillerde dolaşan diyalektiği, Askercil Savaştan alınma Strateji ve Taktik biçimlerinde belirir. O yüzden Klasik Anlamıyla özetlediğimiz Strateji ve Taktik konusunda, Askercil ve Sosyal ayrıntıları biraz daha işlememiz gerekir.

Askercil Strateji ve Taktik

Türkiye’de, Halk örgütlenmesinin kendisinden çok, yönelişi üzerinde niçin durulduğu anlaşılamayacak şey değildir. Bir yıldır süren yöneliş tartışmaları biraz durulurken, konu daha objektifçe ve somutça ele alınmaya değer.

Strateji sözcüğü üzerinde çok duruldu, Taktik sözcüğü daha az kullanılmadı. Bu iki terimin tanımlamaları ne denli çok yapıldıysa, karşılıklı ilişkileri o denli az ele alındı. Oysa, diyalektik prose üzerine yapılan her TANIMLAMA, ister istemez FORMÜLLEŞTİRME’ye ve gelişimi bir anlık tek yanlılığı ile dondurmaya varabilir. O zaman, kimi kafalarda Strateji ve Taktik terimleri önce ezberciliğe, “Hafızlığa” doğru kayar. Ardından metafizik kategorilere “benzetilip” transandantal hakikatler gibi korunmaya başlar. Geri ve kültürsüz ülkede yaşamanın verdiği ilkelliğimiz ve Şarklı ruhumuz o terimleri büsbütün “Şeyhlerin kendilerinden menkul Kerâmetleri” gibi esrarengizleştirir… Artık, her soluyuşta bir kaç öğün tekrarlanan Strateji “Hu!” çekişleriyle dervişlikten başka yapılacak iş kalmayıverir.

Stratejinin ve Taktiğin en yalın biçimleri Askercil Savaşta bellenir.

Askerce STRATEJİ nedir?

Osmanlıcada ona “Sevkülceyş” (Ordunun iletilişi) denir. Yanlış tercüme değildir. Bir ülkede Savaşacak örgütlü güçlerin en belli başlılarına Ordu (Arapça: CEYŞ) denir. Ordular: Cephede ateş hattına girenler, geride Yedek bekleyenler diye ayrılırlar. Gerek ÖZGÜÇ, gerek YEDEK orduları, düşman kuvvetlerine karşı gönderip “Yığınak” yapma işine askerlik güzelsanatında STRATEJİ adı verilir.

Askerlik güzelsanatında Stratejiye büyük önem verilir. Hatta modern büyük Genelkurmaylar için, Strateji başarılı oldu mu, yani Orduların Cephede yığınakları doğru hesaplı ve tam zamanında başarıldı mı, ZAFER muhakkak sayılır. Ünlü Alman Strateji Von Schieffen’e göre iki Ordunun karşı karşıya gelinceye dek ve gelince beliren güçler dengesi, Savaşın kaderini kestirir. Ondan ötesi, savaşanların bileceği iştir. Genelkurmayın yapacağı çok az şey kalmıştır.

Askerce TAKTİK nedir?

Osmanlıcada ona “TABİYE” (savaş eğitimi) denir. Aslı, Grekçe “TAKTİKE” (Yön) sözcüğünden gelir. Düşmanla karşılaşmış Orduların, Savaş alanındaki şartlara en uygun biçimde ve yordamda tertiplenerek kullanılmalarına TAKTİK adı verilir.

Taktikte amaç, kesin sonuç alıncaya dek, BOZGUN vermeksizin, yerine göre Saldırı (Taarruz), yahut Gerileme (Ricat), yahut Savunma (Müdafaa) yollarını beceri ile uygulamaktır.

Savaşın Askercil veya Sivil olması, savaş olmasını ortadan kaldırmaz. Gene de Askercil savaş Stratejisi ile Sivil Savaş stratejisi birbirine karıştırılmamalıdır. Askercil Savaş, Sivil Savaşın bir ÖZEL BÖLÜMÜDÜR. Askercil Savaş: daha çok YÜZEYDE kalır ve daha çok SİLAHLI biçimde olur. Sosyal Savaş DERİNLİĞİNE inen ve daha çok SİVİL biçimler alır. Askercil savaş OTOMATİK denecek kurallarla işler. Sivil Savaş ÇOK KARMAŞALI denge altüstlükleri geçirir. Askercil hareket -Paşanın dediği gibi- “ZEKÂ değil İTAAT” ister. Sivil hareket, ancak Zekânın ışığında bilinçli disiplin bekler.

Bununla birlikte, Askercil Savaşta bile “ZEKÂSIZ İTAAT” formülünü, biraz aşırı ciddiye alanlar çarçabuk yaşarken taş kesilip “Heykelleşirler”. Ancak, zekâsını itaatine kurban edemeyenler, askercil skolastik çemberini yarıp oyuncak edilmekten kurtulur ve yeni bir çığır açarlar.

Mustafa Kemal: Abdülhamit İstibdadının aşıladığı “Körü körüne İTAAT” formülünden, daha askerî okulda fırlayıp çıkacak zekâsını kullanmasaydı: Suriye’de, Makedonya’da gizli devrimci aksiyona girerdi. Mustafa Kemal, Komprador İttihatçı Hürriyetinin aşıladığı “İTAAT”ten, Filistin ve Suriye Cephelerindeki olayların itişiyle kurtularak zekâsını kullanmasaydı: Alman Emperyalizminin Von Papen-Falkenheim gibi ajan-komutanları önünde bir Paşa-kuklası olur, kalırdı; Mütareke kabinelerinde“İngiliz Muhibbi” yahut “Amerikan Mandacısı” bir şanlı mezar taşı gibi unutulur, Anıtkabir’de yatamazdı.

27 Mayıs’ın Devrimci askerleri, mutlak askercil “İtaat”in sirkesini, sarımsağını Anayasa bilincine üstün tutsaydılar: Türk Ordusu’nun Horasan Erleri çağından kalma “Tarihçil Devrim” gelenek ve göreneklerini ne yaşayabilirler, ne yaşatabilirlerdi. 27 Mayıs’tan sonraki gelişimde beliren bütün eksiklikler: askercil “Körü körüne itaat” alışkanlıkları lehine zekâlardan bile bile yapılmış fedakârlık telkinlerine dayanır. Türkiye’de üretici güçlerin gelişim temposu yalnız “İŞÇİ SINIFI”nın aksiyonu ile hızlanabilirdi. 27 Mayıs, Türkiye’de İşçi Sınıfı düşünce ve davranışlarına ilk defa tolerans göstermekle, Ağalarla Şirketlerin 27 Mayıs’tan bekledikleri “itaat” uğruna “Zekâ”larının daha aşırıca zincirlenemediğini ispatlamıştır.

Zamanımızın en askercil kaynaklı aksiyonları bile bu denli sosyal karakterli bilim ve bilinç istemektedir. Bu bilim ve bilinç, Strateji ve Taktiğin: SAVAŞ-CEPHE-GÜÇLER-PLAN gibi dört başlı bütün alanlarında ayrı ayrı önem taşır.

Savaş – Cephe Sosyal Zıtlıkları

Askercil strateji ve taktiğin uygulandığı SAVAŞ: herkesin gözü kapalı olsa bile gördüğü ve bildiği, kanlı bıçaklı açık seçik ordular boğuşudur. Sınıflar güreşi: hiç kimsenin “Gözünü dört açmadıkça” asla göremeyeceği, görse bile kolayca kavrayamayacağı kara yığınlar hareketidir. Toplum düzeni açısından askercil savaşın yalnız kendisi açık seçiktir: nedenleri gizli kalır. Sınıflar savaşının nedenleri oportada bulunduğu zaman bile kendisi her gözün göremeyeceği kadar çok yanlı ve karmaşalı olur.

Askercil Savaşta CEPHE: “kör körüne, parmağın gözüne” denecek biçimde bellidir. Ordular arasındaki sınırı, bir taraf dalga geçse, karşı taraf ateş ederek ölüm tehdidi ile ona bu cephe farkını hatırlatır. O belli yere savaşacak insanlar, şeyler, düşünceler “Yığınak” yapılır. Yığıldı mı, o cepheyi top sökmez veya ancak “top söker”.

Karşılıklı güçler, Cepheyi, olağanüstü bir titizlikle damgalarlar. Her iki taraf, başka üniformalar, bayraklar, istihkâmlarla, akla geldik ve gelmedik sayısız işaretler kullanarak kendisini karşısındakinden “Kesince ayırt” etmek için var gücünü harcar. İki Ordu, tâ uzaklardan birbirine parmağını uzatıp gösterir: “Düşman!” Ne rahattır böyle bir cephede savaşmak.

Karşıt orduların birbirlerine karşı yaptıkları sözde “Savaş hileleri”, çocuk oyuncağından daha uydurma ve yüzeyde kurnazlıklardır, çoğu. Bir “Askercil sır” bile, iki tarafın da azıcık dikkatle bakar bakmaz seçiverdiği saklambaç oyunlarına benzer.

Sivil savaş öyle mi?

“Cephe” mahşer yerinden kargaşalıdır. Çünkü, egemen sınıflar, binlerce yıldan beri sınanmış “savaş hileleri” ile, bütün kartları her an birbirine katmakta usta tilkidirler. Alt sınıflar arasına sokulan fitler, yapılan baskınlar akla, hayale sığmayacak kertede çok ve çeşitlidir. O yüzden, en bir arada bulunmaları gereken, etle tırnak olmuş insan kümeleri, şeyler ve düşünceler darmadağınık bulunur.

Niçin?

Çünkü, Tarihte her üstün sınıf korkunç denecek bir azınlıktadır. Onu bildiği için, en meşru gösterişli kanunlarının bile, alt sınıflar yararına işlememesi uğrunda akla gelmedik “stratejemler” (harp hileleri) bulup buluşturmuştur. Hukuk davası mı? Herkes açabilir: yeter ki o içinde Temyiz başkanlarının bile yönelemeyeceği binbir kanun ve milyonla madde, usul vb. yollarda ve başka yollarda en usta ve (en ateş pahası) avukatı doyurabilsin ve içinden çıkılmaz mahkeme ve bilirkişi, bilmezkişi, işini bilmezlikten gelmez kişi ve daha nice kişi vb. masraflarını, harçlarını, ödeme gücünü kendinde bulsun. Yani en basit hakkı almak için, haklı olmak değil, az buz paralı olmak dahi değil, Karun olmak gerekir. Ceza davası üzerine artık hiç konuşmayalım. Yalnız Vatandaşın dava açma yetkisi bulunmayışı ve ceza davalarını, ancak Bakanlık (İktidar Partisi) emrindeki savcının açabileceğini düşünmek ve biraz derinleştirmek yeter.

“Demokrasi” adına kelleler uçurulan düzenlerde bile en haykırıcı hak arama yolları böylesine yalnız Parababalarına, nüfuz kodamanlarına açık kalınca, geri kalan üst sınıf eylemlerinin nerelere dek dayandıklarını kestirmek güç olmasa gerektir. Kanunlar bile işleyemez duruma getirilmiş bir toplumda, “Legal” (resmî-kanunî) ve “alenî” (açık, seçik) olduğu Anayasalara yazılmış Devletin, hemen bütün gerçek vurucu güçleri “GİZLİ” çalışır ve işlerler. “Esrâr’ı Devlet” [Devlet Sırrı] denildi mi, bütün akan sular, “Yeraltına” geçer. Hepsinin “adları” açıktır: Gizli Polis, Gizli Emniyet, Gizli Casus, Gizli Dernek, Gizli Kulüp, kapılarında “içeriye girmek yasaktır!” yazılı daireler, yapılar, alanlar, açıklanamaz “Buluşmalar”, Toplantılar, Oturumlar, “Örtülü ödenekler”, maskeli formüller, iki yüzlü “Haberler” bütün ilişkilere egemendir. Bütün o gizli kapaklı dünyanın topuna birden, üzerine “Devlet Sırları” adıyla anılan “Meşruiyet” perdesi indirilir.

İyi mi, kötü mü? Gerekli mi, gereksiz mi? Bunu aramayalım. Olanlar böyle oluyor. O nedenle, Sosyal “CEPHE” de her olay: “Büsbütün karanlıkların en karanlığında, her şey daha karanlık” olur. Karanlıkta kör dövüşü oynanır. “Bu gidiş, iyi gidiştir” denir. Sivil insancıklar, “Ol mâhîler ki, derya içredir, deryayı bilmezler”. Ne adam oğlunun sivil yaşantısı, sosyal düşünceleri, ne sosyal şeyler birbirlerinden ayırt edilemezler. Hiçbir Sosyal varlık, ne kendisini, ne karşısındakini açıkça anlayıp, ona göre davranamaz.

Bu şartlar altında, birbirlerine en karşıt olan güçler, iç içe, karmakarışık, hatta kaynaşık görünebilirler. Her günkü örneklerini kim saymakla bitirebilir? Yerine göre 8-10-12 liraya sattığı balığı, fakir balıkçıdan, belediyesi, balıkhane, vergi ve her şeyi yüklenerek 3 veya 4 liraya satın alan İstanbul’un iki balık kralı boğazlara, denizlere egemendirler. İktidara da egemen olmak için ne yapar? İliklerine dek soyduğu fakir balıkçıların en uçarılarına bir gece ikişer şişe şarap içirir. Meyhaneden yalın ayak başı kabak fırlayan gömleksiz züğürt balıkçı, koltuğunun altına kıstırılmış elli santim uzunluğundaki saldırmasını çekip ortalığa dalar: “Hââyt! AP’ye karşı çıkan her kim ise, Ortanın Solunun da, Bölükbaşı’sının da, Paşasının da anasını, avradını ha!” diye haykırır. Fikir Kulübünü taşlar. Taksim’de, Toplum Polisinin bombası ve copu altında Müslümanı bıçaklar. Paşa dahi “Aşırı”lığı bıçaklanan, coplanan, karakolda işkenceye, Cezaevinde hapse uğratılan “Sol”a karşı, o saldırmalı “Oy davarlarını” kazanma sevdası ile, başına taş attıran Bayar’la çoban aşkı sahneleri tertipler.

Gel de CEPHE’yi ayır. Bu ortamda en karşıt güçler, şeyler ve düşünceler bir türlü yığınaklaşıp CEPHELEŞEMEZLER. En umut verici yaklaşmalar ve birleşmeler, en beklenmedik anda ve en umulmadık biçimlerde torpillenir. Her güç ve her girişkenlik çil yavrusuna döner. En “Bilim” ve “BİLİNÇ”inden yanına sokulunmaz “sosyal” düşünce ve davranışçılar, “Ayağıma gelirse, tenezzül eder, kendisine sıkı bir sosyalizm dersi veririm!” gibilerden, Sosyalist Tanrının yeryüzündeki biricik Elçisi çalımı ile, anarşinin domuzunu, Disiplinin boğası diye satmaya kalkışır. Egemen Sınıfların yaptıkları kargaşalık tezeği üstüne, tüy diker.

Savaş-Cephenin Teknik ve Kültür Çelişkileri

Bütün Anarşi, en çok “Anarşizme yer vermeyeceğiz!” çığlığını atan egemen sınıfının örgütlediği curcunadır. Bunu yapmaya mecburdurlar. “CEPHE” sözcüğü daha söylenirken bilinir ki, tek yanlı bir nesne değildir o. Her Cephe, en azından ikinci bir başka Cephenin karşıtıdır. Her karşıt Cephenin amacı karşısındakinin cephe kuramaması, kurmuşsa, doğru Strateji ve Taktik tutturamamasıdır. Bu amacı gerçekleştirmek, karşı Cepheyi bozguna uğratmak ve savaşı kazanmak demektir. Her Askercil Savaş Cephesi, karşı cephenin kuruluşunu, Stratejisini, Taktiğini baltalamak için bütün hilelere başvurur. Ancak Sosyal Sınıflar güreşi, Askercil Savaştakiyle kıyaslanamayacak kertede çok ve yaman tuzaklarla doludur.

Bu farkın bir başlıca nedeni de Askercil Savaşla Sivil Savaş arasındaki teknik yapı başkalığına dayanır. Askercil Cepheler DAHA KURULURKEN: iki taraf da, az çok EŞİT ve bir araya gelemez biçimde BAĞIMSIZ zıt güçlüdürler veya hiç değilse öyle sayılırlar. Savaşın sonu gelmedikçe, iki zıt Ordudan ne biri, ne ötekisi ne alttır, ne üsttür. “İlân” edilen sırf Savaştır. Belli olan Cephelerdir. Sonunda kimin ALTA gideceği, kimin ÜSTE çıkacağı, Cephelerdeki Savaşa bağlıdır. İki tarafın önceden atıp tutmalarına bakılmaz. Ak koyun, kara koyun: Savaş oyunundan sonra belli olacaktır.

Sosyal Güreşte Cepheler daha KURULMADAN: iki taraf EŞİTSİZLİĞİN ve BAĞIMLILIĞIN daniskası içindedirler. Taraflardan biri en mutlak anlamıyla EGEMEN-ÜST sosyal sınıftır, ötekisi YENİK-ALT sosyal sınıftır. Bu tartışılmaz en ilkel hakikattir. O nedenle, Egemen-üst durumda olanların bütün çabaları statüko’nun korunması uğruna harcanır. Arada, bir türlü “İLÂN EDİLEMEZ” olan tek şey, her gün her saat yapılan sınıflar savaşıdır. Bir türlü açıklanmaması, belirlendirilmemesi egemence istenen tek şey: CEPHELER’dir. Kimse, ne olacağını önceden kestiremez. Savaşın sonunda durum, bir altüstlüğe veya değişikliğe gidebilir de, gidemez de. Egemen akım, hiç bir değişiklik olmaması uğruna elinden geleni arkasına koymaz. En ak koyunu karaya boyar.

Sosyal sınıflar savaşında, üsttekilerin iki cephe kurulmaması için harcadıkları çabalarla bütün Medeniyet Tarihi dolup taşmış bulunuyor. Bütün insafsız sömürülerle insanları iki düşman kampa ayırmış olan kurtlar, her zaman kuzu postuna bürünürler ve “suret’i haktan” görünürler. Her insanın Adem ile Havva’dan doğduğu öğretisi altında, hemen “Beş parmak bir mi ki, kardeşler bir olsun!” ihtarı pusu kurar. Sanki kardeşlerin kaşı, gözü, boyu bosu meseleymiş gibi, sosyal eşitsizliği kanserleştirenler, göz göre göre soyup soğana çevirdiklerine, kimi bayağı, kimi bilimcil hep aynı mavalı okurlar:

“Hepimiz bir güneşin altında çamaşır kurutmuyor muyuz? Öyleyse, can kardeşi, kan kardeşi eşitleriz. Sakın ola birbirimizin, kafasını kıralım, ama hatırına toz kondurmayalım. Yoksa, maâzallah, güneş Batıdan doğar, katır doğurur, Deccal çıkar, Dünya batar. Ey züğürtler zibidiler, uymayın Şeytana: Tanrı sizi züğürt yaratmış. Zengin ne yapsın.”

İşin en korkunç yanı, bu son dediklerinin doğru oluşudur. Teker teker, her Üst Sosyal Sınıf kişisi, kendi durumundan niçin sorumlu olsun? “Allah” yahut “Toplum” onu öyle “YARATMIŞTIR”. Züğürt kişi, milyonerden doğsaydı, Egemen eğitim ve öğretimle büyüseydi, başka türlü mü davranabilirdi?.. vb. vb… Yani, kör kuvvetlere bağlanmış sosyal determinizm bile, alt sınıfların aleyhine kanıt kapıları açar.

Egemen felsefeler ve ideolojiler yetmedi mi, iş bitmez: başlar. Anayasa “Düşünce ve davranış hürriyeti” sağlanmıştır. Ancak “Kanun dairesinde”. Kanunun “dairesi”, iki balık Kralının iki bardak şarabını içer içmez “Fikir” evlerini, gösteri sokak ve alanlarını basan saldırmalı züğürt balıkçının “KUTSAL OY”u ile sandıktan çıkmış Büyük Millet Meclisi dairesinden çıkar. Çıktığı gibi kalsa hak rahmeti say. Davalar, Polisler, Komandolar ayrı ayrı insanların eğitimlerine, eğilimlerine, bükülümlerine, itilimlerine, güdülmelerine göre yorumlanırlar. “Cümlesinin rivâyetleri muhtelif, amma, maksudu bir”: Cephe ayırtlarını ve işaretlerini birbirine “KESİNCE KARIŞTIRMAK”… Bu uğurda, varı yok etmek, yoku var etmek!

Egemen sınıfların hem “sorumlu” olmadıkları, hem sonuna dek “savundukları” Sosyal Sınıf ayırtlarının varoluşları “suç” değil: Sınıflar elbet var olacaklardır. Sınıfların var olduğunu, bir karşılıklı CEPHE yarattığını görmek, hele göstermek “SUÇTUR”. Egemen sınıf ayak takımına çaktırmadan sömürü ve baskısını yürütmek zorundadır. Oyunbozanlık edemezsin. Oyunu konuşmak bile: “Dost” kardeşler arasına “FİT” sokmaktır. Cinayettir, alçaklıktır, ihanettir. Daha neler değildir ki… Sosyal Savaş Cephelerini görenlere öyle çok sövülür, gösterenler öyle çok dövülür ki, oportadaki sınıflar savaşını anlamaya kimsede; can, takat bırakılmaz. Bütün sınır taşları yerlerinden oynatılır. İşaretler, ikide bir oradan, buraya kaldırılarak: yollar orman edilir, bağlar bozkıra çevrilir. Sosyal BİLİNÇ denilen şey, esrar kumkumasına döner. Onu benimseyenler çarmıha gerilir. Hele bütün bunların hep kılına dokunulamaz Demokrasi ve Hürriyet adına yapılmasına ne buyurulur?

Sosyal Strateji ve Taktiğin Diyalektiği

Askercil Savaştan öylesine bambaşka olan Sınıflar Güreşi için kurulacak Strateji ve Taktik planı nasıl kurulabilir? Başlıca iki araştırma ile:

l- KARŞI CEPHEDE,

2- KENDİ CEPHESİNDE gerçekten var olan sosyal güçlerin bütün ilişki ve çelişkilerini göz önünde tutmak ilk iştir.

Karşı Cephe iyi bilinmelidir. Çünkü, cephe demek, birbirinin her türlü planını bilme ve bozma düzenine girmek demektir. Bu düzen, karşıt güçler kadar, kendi güçlerini de kavramayı ister.

Kendini ve karşısındakini bilmek: kitaptan çıkmakla olur. Gerçek bir Strateji ve Taktik planı, üç beş satırda özetlenebilir. Ama, o özet için: çok uzun, çok çetin, çok sabırlı, hatta hepsinden çok kahredici çabaları göze almak gerekir. Bu çabalar içine, doktrini alfabesinden yüce cebirine dek inceleme kadar, pratik aksiyon sınamaları da girer. Devrim aksiyonunun, kapitalist toplumlarda: Askerî Lisesi, Harbiyesi, Harp Akademisi gibi hazır okulları yoktur. Okul, hayattır. Hayatta Sosyal Savaşların momentlerini iyi değerlendirmek için şu iki yoldan başkası olağan değildir:

1- Kendinden önceki kuşaklar boyu harcanmış emekleri (atlamak veya bilmezlikten gelmek değil), tam eleştiri yoluyla SENTEZLEŞTİRMEK;

2- Kendi kuşağı boyunca uzun ömür ve çok sabırla katlanılacak (hemen yanılmaz Papa usta kesilmeden önce), dayanıklı ve tutarlı ÇIRAKLIK geçirmek.

Tekrar edelim: “Şâir’i mâderzâd” gibi, “anadan doğma stratej ve taktisyen” yoktur. Bu alanda Ajitasyon ve Propaganda: insan gücünü çete harbinden ordulaşmaya götürecek örgütlenmeyi temel bilmelidir. O zaman da, iki uçtan sakınmalıdır:

1- Toplum ilişkilerinde değişiklik olmadıkça Strateji ve Taktik değişikliklerine kalkışmak, güvensizliğe kapı açar;

2- Toplum değişikliklerini gözetmeksizin “Nass’ı Katı’”[4] çalımlı, yanlış “Buyruklu-Teori”ler, Strateji ve Taktik skolastiğine kaçar.

Diyalektik Strateji ve Taktiğin özü “SINIF İKTİDARI”, biçimi “NET BÜTÜNLÜK” olur.

ÖZ BAKIMINDAN: Sosyal Devrimler -Fransız Tarihçisi Michelet’nin belirttiği gibi- hep kendisini unutturarak, hiç beklenmedik an’da patlak verir. Bundan insanları suçlamak, yağmuru mahkemeye vermek kadar saçmadır. Dünyanın hiçbir Abdülhamit’i 1908 Devrimlerini önleyemedi. İktidarlar, haber aldıkları 27 Mayıs’ı durduramadılar. Suç nerede, kimde?

Bu şartlara göre, insan iradesi ve çabası için tek yol kalıyor: ağır basacak problemi vaktinde kavrayıp, davranmaktır. Devrim momenti bir an olduğu için KARAR ve İKTİDAR anıdır. Ve İktidara gelmek kolay, İktidarda kalmak güçtür. Devrim için Devrim olmaz. Bu açıdan her ülkenin kendi ORİJİNAL SINIF ilişkileri ve çelişkileri, yeterince aydınlanmadı mı, her şey askıda kalır. Yoksa, Dünya Strateji ve Taktiğinde en usta eller, hiç bir kehanete yer vermeyecek zenginlikler bırakmıştır, diye formüller yatak, döşek edilemez.

BİÇİM BAKIMINDAN: Modern Toplumların gelişimi Antika Toplumundaki gibi kopuntulu değildir. Örneğin, Çarlık rejiminde 1905 Devrimi, 1917’nin yalnız Şubat-Mart aylarının “Demokratik Devrim” aşamasını değil, Ekim-Kasım aylarının “Sosyalist Devrim” aşamasını da dupduruca, netçe koydu. Nitekim, birinci Sosyal Devrim aşaması ile ikincisinin aralığı altı ay sürmedi. Çin’de o aşamalar hissedilemez bir gelişimle birbirinden çıktı.

Onun için, Sosyal Devrimin bir tek aşaması, ötekilerinden soyutça ayrılamaz. Hepsi birbirini TÜMLEYECEK biçimde konulur. Yoksa, anlamak istemeyen içli dışlı demagoglar, çatlak arayıp, yarık açmak vesilesi bulurlar. Konu somut netliğini ve tümlüğünü yitirir.

Sosyal Devrim

Bilimcil Sosyalizm, bundan 110 yıl önce “SOSYAL DEVRİM” olayını şöyle özetledi:

“Toplumun maddecil üretici güçleri, gelişimlerinin belirli bir basamağında (Stufe), daha önce var olan, o güne dek içlerinde kımıldadıkları üretim ilişkileriyle, yahut o ilişkilerin hukukçul deyiminden başka bir şey olmayan Mülkiyet ilişkileriyle çelişkiye düşerler. Bu ilişkiler, üretici güçlerin gelişim biçimleri iken, onları zincire vururlar. Böylece bir Sosyal Devrim çağı ortaya çıkar. Ekonomi Temelçizisinin (Grundlinie) değişmesiyle birlikte o yaman Üstyapının tümü daha yavaşça, yahut daha çabucak altüst olur.” (Karl Marks, Zur Kritik der Politischen Oekonomie, Önsöz.)

Demek, “Mülkiyetin el değiştirmesi”, yahut “Daha geri bir üretim tarzından, daha ileri bir üretim tarzına geçiş” gibi Devrim tanımlamaları az çok yüzeyde kalır. Toplum olayı olarak Devrim deyince iki şeyin çelişmesi ortada bulunur:

1- ÜRETİCİ GÜÇLER,

2- ÜRETİM (Mülkiyet) İLİŞKİLERİ.

ÜRETİCİ GÜÇLER, Marks-Engels’e göre 4 başlıdır:

1. Coğrafya,

2. Teknik,

3. Tarih,

4. İnsan…

İlk ikisine CANSIZ yahut MADDECİL üretici güçler diyebiliriz. Son ikisine CANLI yahut İNSANCIL üretici güçler diyebiliriz.

Cansız-Maddecil üretici güçlerden TEKNİK: aktif’tir. COĞRAFYA: pasif’tir. Bir ülkenin ekonomik coğrafyası az çok Tekniğin gelişimi ile işlenir. Teknik gelişmezse, coğrafyanın değerlendirilmesi olamaz… Canlı-İnsancıl üretici güçlerden TARİH: pasif’tir; İNSAN: aktif’tir. Bir ülkenin Tarihçil gelenek ve görenekleri, ancak İnsanlarının Kollektif aksiyon’larıyla işlenir. İnsanların Kollektif aksiyonları geliştikçe, Tarihin ekonomik ve sosyal önem taşıyan gelenek ve görenekleri değerlendirilir.

Böylece, Toplum gelişiminde BAŞ AKTİF rolü oynayan üretici güçler: Teknik ile İnsan olur. Coğrafya ile Tarih üretici güçleri az çok verili bulunurlar. Bir ülkenin Coğrafyası ne ise odur, bir Ulusun Gelenek ve Görenekleri ne ise odur. Coğrafya Tabiattan, Gelenek Görenek Tarihten geldikleri gibidirler. O üretici güçleri Teknik ile İnsan işleyip değerlendirecektir. Bu bakımdan Coğrafya ile Tarih üretici güçleri, matematiğin “Sabit” değerlerine benzetilebilirler. İnsanın Kollektif aksiyonu ile Tekniği değişken aktifler olarak rol oynarlar.

Onun için, Sosyal Devrimde Teknik ile Kollektif aksiyonun göz önünde tutulması, pratik yöneliş bakımından çoğu yeterli görünebilir. Sosyal gelişimin MADDESİ Teknik, RUHU Kollektif aksiyon ile özetlenebilir. Ancak, bu gerçeklik, Coğrafya ve Tarih üretici güçlerinin gerçekliğini hiç saymaya götürmemelidir. Yeryüzünde başka başka ÜLKE ve ULUS’ların Sosyal hareketlerindeki başkalıklar: Coğrafya ve Tarih üretici güçlerinin derinliklerde ne denli önemle rol oynadıklarına belge olur.

ÜRETİM İLİŞKİLERİ (Mülkiyet Münasebetleri): adları üstünde, üretici güçlere kılıflık eden, az çok statik BİÇİM’lerdir. Biçimin öze, özün biçime karşılıklı etki ve tepkileri unutulamaz. Ancak, Üretim ilişkileri, boyuna gelişen Üretici Güçlere uyarak değişirken bile sürtüşmeler az olmaz. Tarihte Üretim İlişkilerinin üretici güçleri engellemeleri ne denli aşırı olursa, yani: Mülkiyet ilişkileri Tekniği ve insanların Kollektif aksiyonlarını ne denli çok önlemeye çalışırsa, Sosyal Devrim o denli çabuk ve yaman olur. Faşizmin başına gelen budur. Zorbalık, yırtıcı kuşun ömrü gibi kısa olur. Akıllı Emperyalistlerin faşizmden ise, DEMOKRASİ’yi önermeleri bundandır.

Bu nedenlerle, Sosyal gelişim iki Konakta olur:

1. Evrim aşaması,

2. Devrim aşaması…

Sınıflı bir Toplumda EVRİM AŞAMASI uzun sürer. Bir Sosyal Sınıf iktidarı: verili üretim ilişkileri çerçevesinde, uzlaşmazlıkları uzlaştırıp biriktirir. Birikim, son haddine geldi mi, üretim ilişkilerinin çerçevesi çatlar. Oldukça kısa süren DEVRİM AŞAMASI başlar. Bu altüstlükler sırasında İKTİDAR: bir Sosyal Sınıf elinden başka Sosyal sınıf eline geçer. Asıl SOSYAL DEVRİM, Politik Devrimle tamamlanmış olur.

Bu kural, şu veya bu insanın dileğinden çıkmamıştır. Modern Tarihin, en az beş yüz yıllık serüvenleri incelenerek bulunmuştur. Bilimce, bu görüş tartışılabilir: ama suçlanamaz. Meğer ki, Demokrasi yalan olsun ve Faşizm güdülsün.

Demokratik Devrim – Sosyalist Devrim

Sosyal Devrim nerede ve ne zaman görülür?

Marks, onu da 110 yıl önce şöyle düsturlaştırdı:

“Bir Sosyal biçimleniş, gelişmelerine bol bol yettiği üretici güçler gelişmedikçe hiçbir vakit alta gitmez ve daha yüksek yeni üretim ilişkilerinin maddecil varoluş şartları eski Toplumun kendi kucağında yumurtalanmış bulunmadıkça, o yeni ilişkiler hiçbir vakit eskilerinin yerini alamaz.” (K. Marks, age)

Demek, Sosyal Devrimin yeri ve zamanı genel olarak iki şarta bağlıdır:

1- Eski üretim ilişkilerinin mülkiyet biçimleri, gelişkin üretici güçlere DAR gelmiş olmalıdır. Ama bu yetmez.

2- Üretici güçlere bol bol yetecek yeni üretim ilişkileri, yeni mülkiyet biçimleri, eski Toplumda doğmuş bulunmalıdır Modern çağda, kapitalizm her alanda kollektif mülkiyet kaçınılmazlıklarını (örneğin Devletçiliği) kendisi yaratmasaydı, Sosyalizm doğamazdı.

Böylece, Sosyal Devrim denildi mi, akla gelen şey: Toplumun içinde bir biçim ile öteki biçim arasında, hem KOPUŞMA’nın, hem de BAĞLANTI’nın oluşudur. Bu diyalektik Kopuşmalı Bağlantı: Sosyalizmin,  Kapitalizmden dünyaya gelmesi olur. Günlük konulara göre: Modern Kapitalizm olmayan yerde Modern Sosyalizm kurulamaz, formülü ortaya çıkar. Modern Kapitalizmin doğması: DEMOKRATİK DEVRİM ile olur. Demokratik Devrim olmayan yerde, Sosyalist Devrim olamaz, hatta düşünülemez bile. Çünkü: “Doğrucası, insanlık, ancak çözümleyebileceği görevleri önüne koyar.” (K. Marks, age)

Burada Sosyal Devrim açısından gerekli “YER”i ve “ZAMAN”ı kim, nasıl belirlendirecek? Düşünce ile davranışında “DİYALEKTİK MADDECİLİĞİ” kullananlar, kullanmayı bildikleri ölçüde Sosyal Devrimin yerini ve zamanını belirtecekler. Yoksa, Marks’ın o Devrim formülünü ve prensiplerini medrese kafası ile ezberlemek, soyutça tekrarlamak, saçmalamaya varabilir. Prensipleri çok iyi bilen nice ünlü “MARKSİST”lerin başlarına çok geldi.

Düz mantıkla, yalınkat metotla işleyen (Skolastik ve Metafizik metotlu) düşünürlere bakılınca: Marksizm gereği, Sosyalist Devrim, Demokratik Devrimin ardından, burjuvaziye yol açarak yürüyecektir. Burjuva Demokratik Devriminin ayak izleri: 19’uncu Yüzyıl boyunca, yalnız “İLERİ” denilen “BATI” adlı Kapitalist ülkelerde Sosyal Devrim boyutları kazandı. Öyleyse SOSYALİST DEVRİM: ister istemez “İLKİN” ve “HAKKIYLA” ancak İleri-Batı ülkelerinde görülebilirdi. Yoksa, Millî Demokratik Devrimin “TAMAMLANMADIĞI” bir yerde ve zamanda Sosyalist Devrime kalkışmak, avantürdür, yenilgidir, saçmadır vb.

“İKİNCİ ENTERNASYONAL KOCAKARILARI”nın: “Demokratik Devrim tamamlanmaksızın: Sosyalist Devrime girilemez” kanıları çok parlak ve doktrine uygun görünüyordu. Gelin görün ki olanlar öyle olmadı. “İleri-Batı” ülkeleri, bugün hâlâ kapitalizm gidişinden kıl kadar ötelere kopuşmamak için, Yeryüzünü kanlı Mahşer yerine çevirmek gücünü ve hakkını kendilerinde buluyorlar ve hatta “Demokrasi”, “Hürriyet” gibi laflarla gerine gerine savunabiliyorlar. Az, yahut çok “GERİ”, “GELİŞMEMİŞ”, “DOĞULU” ve hatta: “ASYALI, AFRİKALI, LATİN AMERİKALI” damgalarını yemiş ülkelerde ise, ard arda Sosyal Devrimler, Sosyalist Devrimler patlak verdi, veriyor, durmaksızın vereceğe de benziyor.

Bizim beğenti veya tiksintimize kalmamış. İleri-Batı denilen ülkelerde sokaklarda bile sosyalizm akıyor: ama Sosyalist Devrim yok. Batılılarda Sosyal Devrim: Derebeyliği yıkıp, Demokratik Devrimi tamamlayıp gerçekleştireli hani oldu. Aradan yüzlerce yıl geçti: onlar Sosyalizme geçemediler. Buna karşılık Geri-Doğu ülkeleri, yüzlerce yıl geriden içine girdikleri Modern Sosyal Devrimler çağında, Demokratik Devrimlerini daha yapar yapmaz: Hemen ardından SOSYALİST Devrimlerini de başardılar.

Elbet Sovyetler Devrimi bu gidişi dayattı. Ama, Rusya’nın kendisi de ne gelişkin, ne Batılı ülke değildi. Lenin’in deyimiyle “ASYALILIK” damgasını taşıyordu. Stalin’in deyimiyle yarıemperyalist, yarısömürge bir altı kaval üstü şişhane geri, müstebit Toplumdu. Amerikalı John Reed’in dediği gibi, “Dünyayı Sarsan On Gün”içinde Tarihin çarkını değiştirdi.

Burjuva veya Küçükburjuva düz mantığı ile bu bir “TERSLİK” değil miydi?

Terslikti.

Ancak, bu terslik “GERÇEKLİK” olmadı mı?

Oldu. Hele 50 yıllık gelişmeden sonra, tartışılması bile gülünç düşen bir gerçeklik oldu.

Şimdi olanları inkâra gidemeyen Devrim dostu veya Devrim düşmanı olsun herkes yalnız şunu araştırabilir: Nasıl oldu da Sosyalizm, ileri ülkeler dururken, Gerilerde patlak verdi? Yoksa Marksizm yanıldı mı?

Yanılmak şöyle dursun, Marksizm’in en açık ispatlayıcısı bu olaydır.

1- Dünya, Amerikan Cumhurbaşkanı adaylarının bile parola haline getirdikleri kertede “BİR TEK DÜNYA” olmuştur. Orada, ilerisi, gerisi değil, her ülkenin üretici güçlere çıkardığı engeller ölçüsünde yarattığı dengesizlik başrolü oynamaktadır. İleri kapitalist ülkeler, biraz da Dünya soygunları sayesinde edindikleri maddecil dayanakları sayesinde “Sosyalizmi sokaklara dökecek” kadar “HÜR” bırakmakla maksatlarına eriyorlar. O sayede, ekonomi bakımından Üretici Güçlere karşı engel olan üretim ilişkileri (en başta kutsal mülkiyet ilişkileri) boyuna az çok değişikliğe uğratılabilir. Bu değişiklik ölçüsünde, yığınlar oyalanabilir.

2- Geri ülkelerde iş tam bunun tersi olur. Geri kapitalizm, sadakaya muhtaçlığından, vatanını yabancılara satarken, bu hıyanetini ve cinayetini örtbas edebilmenin yolunu, geri kafalılığı ve antika üretim ilişkilerini son kerteye dek savunmakta bulur. Mukaddesatçı veya “Nurcu” vb. gerici tutuculuklar, sözde ilerici ve sosyalistleri yıldırmaya çalışırken, ülkenin kalkınmasını ve yeterince gelişmesini sağlayacak Üretici Güçleri engeller. Bu engelleri arttırdıkça, tapayı atar.

Demek şeylerin kendiliğinden oluşları ile, geri ülkenin egemen sınıfları sömürü ve baskılarını arttırdıkları ölçüde, bindikleri dalı keserler. Geri kalmak, dar kafalı polis Devletini getirdiği ölçüde, ülkenin üretici ve devrimci güçlerini engelliyorum sandığı ölçüde diyalektik tecelli ileri ülkelerden çok, geri ülkelerde sosyal Devrimleri dayatır. Marksizm’in genel kuralı, böylece bir kez daha doğruluğunu belirtmiş bulunur.

Dünyada: Üç Devrim – Üç Sınıf

Sosyal Devrim için doğru olan: “Kendi omuzlarımız üstündeki kafamızla düşünme” prensibi, Devrim Stratejisi ve Taktiği için büsbütün geçerli ve aşırıca gereklidir. Şu veya bu kalıp yoktur. Her ülkenin, genel Dünya şartları ortasında kendi orijinal Sosyal sınıf ilişkileri ve çelişkileri vardır.

Dünya ölçüsünde genel Sosyal gidiş, daha 20’nci Yüzyıla girilmeden bütün açıklığı ve duruluğu ile belirmişti. Toplum, inanılmaz bir kalıp değiştirmek durumuna girmişti. Daha 19’uncu Yüzyılda Kapitalizmin alınyazısı, kendi eşitsiz ve dengesiz gelişim kanunlarıyla çizilmişti. Yeryüzü bir makastan çıkmış, düpedüz bir toplum bütünlüğü göstermiyordu. Ülkelerin İngiltere ve Fransa dışındaki büyük çoğunluğu, az veya çok kapitalist üretim yordamına giriştikleri halde, henüz hiçbirisi modern Sosyal Devrimlerini bütünüyle gerçekleştirememişti. 19’uncu Yüzyıl ortasına gelinir gelinmez, her gelişen ülkenin kapısını Sosyal Devrim kırarca çalmaya başladı.

Bu Modern Sosyal Devrim ne ve nasıl olabilirdi?

Hemen bütün Kara Avrupa en azgın gericilikte Müstebit Derebeyi Otokrasileri altında eziliyordu. Bu eziliş, temelde modern üretici güçleri engelliyordu. Ama, üretici güçlerin beyinleri ve canları yoktu. Daha doğrusu Üretici Güçlerin ellerini, ayaklarını kımıldatan canları ve beyinleri küme küme insanlar: Sosyal Sınıflardı. Bilimcil Sosyalizm, o Sosyal Devrim atmosferi içinde hangi Sosyal Güçlerin ve çelişkilerinin kımıldandığına baktı. Ona göre, çağın genel Strateji ve Taktik kurallarını özetledi.

Karl Marks, Müstebit Derebeyi Saltanatlarına karşı savaşan 3 başlıca SOSYAL GÜÇ ile onların genel eğilimlerini saydı:

1- LİBERAL Büyük Burjuvazi: ANAYASACI (Meşrutiyetçi) Hükümdarlık istiyordu.

2- RADİKAL (Köktenci) Küçükburjuvazi: DEMOKRATİK CUMHURİYET istiyordu.

3- DEVRİMCİ İşçi Sınıfı (Proletarya): SOSYALİZM istiyordu.

Artık şeylerin adları konulmuştu. Lâkırdı karambolüne yer yoktu. LİBERALİZM denince bunun KALIN BURJUVAZİ olduğu; RADİKALİZM denince, bununKÜÇÜKBURJUVAZİ olduğu, kendiliğinden anlaşılıyordu. 19’uncu Yüzyıl boyu SOSYALİZM denince o eğilimin, İşçi Sınıfının gelişim kertesine göre,PROLETARYA’dan kaynak aldığı su götürmez bir olaydı. Bütün bu eğilimler ve akımlar, sonraları, iyice karıştırılmak üzere, yani halkın beynini karıştırmak üzere, birçok renkte sis perdeleri altında nüanslaştırılacaklardı. Ne var ki, artık Terminoloji oyunu tutmayacaktı. Çünkü her Terimin ardında yatan, yahut saklanmak isteyen Sosyal güç gün ışığına çıkmıştı. Mesele, somut uygulamalarda ayıklığı ve Diyalektik mantığı elden bırakmamakta toplanıyordu.

Marks’tan daha uzun ömürlü olan Engels, Dünyanın şurasında, burasında geçen Sosyal Devrim olaylarını daha som biçimleriyle yakalayıp özetlemekten geri kalmadı. Bilimcil Sosyalizm uyumuyordu. Hiçbir olayı ne görmezlikten geliyor, ne atlıyordu. 1894 yılı, Sicilya’da çıkan aç köylülerin kargaşalığı üzerine Engels, hiç yanıltıya yer bırakmamak ve ütopyaya düşmemek için:

“İTALYA’DA önümüze çıkan Devrim; bir Küçükburjuva DEMOKRATİK DEVRİMİ olacaktır” dedi. Bu söz arasında söylenivermiş gibi gelen kesin ve kısa açıklamalar, Marks ve Engels çapında iki dev düşünücünün ömür boyu aralıksız kahredici çabalarla yaptıkları ve ancak on, on beş cildini yayımlayabildikleri derinaraştırmaların kıyasıya basitleştirilmiş sonuçlarıydı. O sonuçların formüllerine temel olan dağlar gibi olay yığınları ve bilim yapısı göz önüne getirilmedikçe ve enikonuişlenmedikçe, dünyada ve bir ülkede “durum muhasebesi” yapılamazdı.

Evrensel Savaş – Evrensel Devrim – Rusya

O zamanki Avrupa’da ve Dünyada en ağır basan müstebit Derebeyi Saltanatı Çarlık Rusya’sı idi. İtalya’dan çok daha geri ve “ASYALI” bir ülke olan Rusya’da, Devrim açısından Tarihçil gelişim nasıl olabilirdi?

Başlıca konu gelip o soruya verilecek karşılığa dayanmıştı. Bütün Stratejiler ve Taktikler oradan çıkacaktı. Onun için, Marks, ömrünün sonunda Rusça öğrenip, Rus Toplumunu kendi orijinal kaynaklarından incelemeye dek atıldıydı. O bakımdan, ne Sosyalist Devrim, ne onun Marksizm’le ilişkisi en ufak tesadüfe bağlanamaz. En büyük Tarihçil ve Sosyal Determinizm gereğidir.

Gerek Marks, gerekse Engels, 19’uncu Yüzyıl sonlarına doğru her şeyden önce Kapitalizmin EVRENSEL BUNALIMLARI konağına girmek üzere bulunduğunu sezdiler. Bunalım, yalnız ekonomik, yalnız politik, yalnız sosyal olmakla kalamazdı. Bütün Sosyal Sınıflı Toplumlarda olduğu gibi, kapitalizmde de her türlü Ekonomik-Sosyal-Politik bunalımların tek kesin çözümü Askercil bunalımlar yoluyla olur. Bunlar ünlü adıyla Harpler, Savaşlardır. Savaşın Sosyal Devrimle ilişki ve çelişkisini ise, hiç kimse, Bilimcil Sosyalizm dozunda kavrayamamıştır.

Marks, o zamanlar Almanya’daki dostu Dr. Kugelmann’a şöyle yazıyordu:

“Bütün diplomatça yapmacıklara rağmen, yeni bir Savaş, ‘un peu plus tôt un peu plus tard’ (biraz daha erken, biraz daha geç olsun) kaçınılmaz şeydir; ve bu Savaş bitmeden önce şiddetli halk hareketlerine gitmek güç olacaktır. Yahut, hiç değilse bu hareketler yercil (lokal: mevziî) ve önemsiz kalacaklardır.” (K. Marks, Kugelmann’a Mektuplar, 8 Mayıs 1874)

Böylece, Bilimcil Sosyalizm hem 1914-1918 Birinci Emperyalist Evren Savaşı’nı tam 40 yıl önceden görüp haber veriyor, hem o Savaşın getireceği Sosyal Devrimleri belirtiyordu. Epey çok unutulan hakikat bir yol daha ortadaydı: Devrimlerle Savaşlar birbirlerini doğururlardı. Kapitalizm, onulmaz sinsi (kronik) bunalımlarını, iç çelişkilerinin zehirli meyvelerini, keskin DIŞ BUNALIM demek olan SAVAŞLARLA son kertesine getirdiği gün: “ŞİDDETLİ VE EVRENSEL ÖNEMDE” Sosyal Hareketlere ve Devrimlere kendi eliyle yollar açacaktı. Elifi elifine öyle olmadı mı?

Uzakdoğu’dan Yakındoğu’ya dek, nerede az çok bir SAVAŞ patladıysa, orada az çok DEVRİMLER patlak verdi. Ama bütün o savaşlar LOKAL kaldıkça bu DEVRİMLER de lokallikten öteye geçemedi. En sonunda birikimin tüm ağırlığı ile BİRİNCİ EMPERYALİST EVREN SAVAŞI gürledi, “VE BU SAVAŞ BİTMEDEN ÖNCE ŞİDDETLİ HALK HAREKETLERİ” Tufan gibi dünyayı sardı ve BİRİNCİ EVRENSEL SOSYAL DEVRİM dünyanın altıda birinde kesinlikle üstün geldi. Çin’de, İran’da, Türkiye’de yercil Savaşçıkların kışkırttığı yercil Devrimcik’lerin atladığı konak bu oldu.

Dünya Diyalektiğinin bir en büyük tecellisi daha oldu. Onu da Marks-Engels Yüzyıl önceden gördüler ve gösterdiler. Yeryüzünün bir ufak bölgeciği olarak Batı Avrupa, Sosyal Devrim açısından, artık “Ununu eleyip eleği duvara asmış” durumdaydı. Bütün haşmetine rağmen Eski Avrupa Batısı yerine iki YENİ Evren doğuyordu: Doğuda RUSYA, Batıda Birleşik AMERİKA… Bu iki uca kayan Kapitalizmin gelişimi, CİHAN SAVAŞLARI kılığındaki BUNALIM’larına girdiği gün, nereye varacaktı? Problem bu idi. Ve kendiliğinden ortaya çıkıyordu.

Engels, o her zamanki kanatlı gerçekçiliği ve eşi bulunmaz alçak gönüllülüğü ile problemi ele aldı. Olacakları, bir mektubunda inanılmaz açıklıkla ve doğrulukla önceden gördü ve gösterdi: Devrimin ağırlık merkezi Batı Avrupa’dan DOĞU’ya doğru hızla kayıyordu. Marks’ın haber verdiği Birinci Emperyalist Evren Savaşı eli kulağında geliyordu. Bu Savaş patladığı gün (Engels’in deyimiyle) “Gaçina’da (Rus Çarının özel yuvası bulunan semtte) tutsak olan Çar” dayanamayıp tekerlenecekti. Devrim en büyük Halk zaferiyle sonuçlanacaktı…

Evet, Bilimcil Sosyalizm, Devrimin ne zaman, nerede ve nasıl geleceğine dek söyleyebilmenin diyalektik metodunu elinde tutuyordu. Ortada kehanet yok, her bilim gibi, gerçek sosyal bilimin de kullandığı kanunlara uygun ÖNCEDEN GÖRÜŞ vardı. Yeter ki bu görüşü, benimsemek iddiasında bulunanlar, yani “MARKSİSTLER” kavrayabilsinler. Ancak buradaki “KAVRAYIŞ” sırf tek kişi “DEHASI” anlamına gelmez. Kişinin, kavrayabileceği ortamda bulunması gerek. Bu ortam: Artık Batı Avrupa değildi: Rusya idi. Ve bunca kalantor Batılı “MARKSİST ÜSTAD”lar dururken, gerilerin gerisi Çarlar ülkesinde öyle bir sahici MARKSİST çıkmakta gecikmedi.

Diyalektiği, sofizm tekerlemeciliğinden ayırarak kıyasıya kullanmayı bilen bu insan, 3 yıl sonra kopacak 1905 Devriminin ve 13 yıl sonra gürleyecek 1917 Devriminin yanılmaz aksiyon adamı olarak, daha 1902 yılı, Çarlığın alınyazısıyla ülkenin nereye gideceğini bütün bocalayanlara şöyle haykırdı:

“Şimdi, Tarih bizim önümüze öyle dolaysız görevler koyuyor ki, bu görevler, başka herhangi bir ülke Proletaryasının olmuş, olacak bütün DOLAYSIZ görevlerinden ÇOK DAHA DEVRİMCİ’dir. Bu görevlerin gerçekleştirilmesi, yalnız Avrupa gericiliğinin değil, fakat (şimdi artık söyleyebiliriz) Asya gericiliğinin de istihkâmını yıkmak görevlerini gerçekleştirmek, Rusya İşçi Sınıfını Uluslararası Avrupa İşçi Sınıfının öncüsü durumuna getirdi. Biz kendimiz de, aynı kertede eşsiz örneksiz keskinliklere ulaşmış enerjili bir hareketten bin kat daha geniş ve daha derin bir hareketi canlandırmayı düşünürken, haklı olarak, bizden önce gelmiş geçmiş atalarımızca, yani 1870 yılı devrimcilerince o zaman yararlıklar gösterilerek tutulan o şerefli mevkie geçeceğimizi hesaba katıyoruz.” (Lenin, Ne Yapmalı, 1902, c. V, s. 138)

Ve dediği, Marksizmin dediği, yüzde yüzden aşırı gerçekleşme ile yerine geldi. Ancak, o derin köklü teorik ve orijinal araştırma ve çaba üzerine kurulu Strateji ve Taktik, lafebeliği olmaktan çıkarak, Devrim Güçlerine YÖN verdi.

Yoruma kapalı.