Hikmet Kıvılcımlı – Gençliği azıcık anlayalım

Türksolu 18 Haziran 1968
Sayı: 31

Hepimiz o yaştan geçtik. Yalnız insan, gençlik çağını geride bıraktı mı, o yaşın bütün zaaflarını ve kuvvetlerini bir an unutamadığı halde hiç hatırlamazmışça sansüre uğratmayı usseverliğin son kertesi sayacak biçimde yetiştirilmiştir.

3 yaşından önceki hayvanlığımızı sansür edişimiz sosyalman mutlaktır. Olsa olsa, ilk çocukluğumuzun, delilik ve hasta mizaç belirtileriyle sembolize ederiz. 30 yaşından önceki insanlığımız öyle değildir. O insanlığımız bütün varlığımız boyunca taptaze yaşar da, biz onu görmediğimize, bilmediğmize hem kendi kendimizi, hem başkalarını inandırmaya çalışırız. Belki de küçük kişi mutsuzluklarımızın ara sıra tepen melankolisi buradan gelir.

Bugünkü gençliğin ne istediğini yaşlılar gençlerden sorup öğrenmeye kalkışıyorlar. Kalın kalın Bakanların, Başbakanların ince tüysüz delikanlılarla başbaşa vererek uzun, kısa tartışmaları bunu sezdiriyor. Gençlik bütün duruluğu ile ve tüm yığını ile ne istediğini bilse, tam bilincine çıkarabilse, bildiğini uygulaması için sözbirliği ile planlayıp öyle bir gerçekleştirirdi ki, nasırlaşmış yahut katırlaşmış yaşlıların ruhları bile duymadan, beş on yıl içinde her şeyi etkisiz devir teslim alır ve dünyamız kansız, silahsız gençleşmiş ve güneşlenmiş olurdu.

Çünkü normal toplumda her kuşak, kendinden önce gelen kuşağın yerini ister istemez alacaktır ve yaş farkının da kendine göre yordamı vardır. Gençlik; en derin düşünceye daldığı zaman bile Davranış gücüyle yürür. Yaşlılık; tersine, davranışa kalkıştığı zaman bile sonsuz düşüncelere düşer, gider. Milli Kurtuluş Savaşı’nda ise, yaşlı İzzet Paşalar’a, Salih Paşalar’a kalsaydı, genç Mustafa Kemal Paşa’ların, İsmet Bey’lerin halleri ne olurdu? 27 Mayıs’ta, genç binbaşı İstanbul’u, genç yarbay Ankara’yı basmasaydı, yaşlı İsmet İnönü’lerin, hatta Gürsel’lerin Demirkırata ne yapabilecekleri kuşku götürmez.

O bakımdan, gençliğe ne yapmak istediği sorulamaz, onun ne yaptığına bakılır. Yaşlılar, hiç değilse gençlerin yaptıklarını düşünebilmelidirler. Gençlik ne yapıyor? Şimdiki yaşlılarımız, 19. yüzyıldan yadigâr kalmış katı Makineleştirilmiş kafalarımızla olanları tartamayız. Başka, yeni terazi gerek. 20. yüzyılın suplesli, yumuşuk kimya, elektrik, elektron çağındayız. Kapitalizm, daha 20. yüzyıl başlarken yeryüzünde dört beş yüzyıldaneri kurduğu bütün sınırları fiilen değilse bile bilkuvve yıktı. Kapitalistler arasındaki rekabet sınırları gibi Vatan-Millet sınırları da Özel Sermaye ekonomisinin çizdiği bölümlerdi. 20. yüzyılda kapitalist ekonomi Dünya Pazarı birliğine dayanan Dünya Hegomonyası durumunu yarattı. Böyle bir ekonomi, ancak yeryüzü ölçüsünde bir sosyal ve politik düzen isterdi.

Oysa gerçekliğin diyalektiği çelişkilerini atamazdı. Kapitalizmin, her ne pahasına olursa olsun, ayakta durabilmesi için yüzyıllar boyu savunduğu o “Sacro-Sainte” (Aziz-Kutsal) kişi çıkarı gibi Vatan-Millet sınırlarını da koruması ve mutlak dondurması en gözde burjuva mantığı idi. 19. yüzyıl sonuna dek madde gerçekliği çelikleştirilen mülk ve sınırlar, 20. yüzyıldaki gelişim vücudunu içinde hapsedemeyen daracık bir siyasi zırhlı gömleğe döndü. Kapitalist siyaseti denilen zırhlı gömlek hem yer yer çatırdayıp dökülüyor, hem de boyuna teyelleyip içinde zorla tutulan insanlığı, kadim Çin’li kızcağızların ayakları gibi sıkıp eziyor. Kapitalizmin dünya topraklarını ve insanlarını demir cenderesine soktuğu binbir işkenceye, geçmiş kuşaklar demir pabuca, dumura uğrayan ayaklar gibi alışmış olabilirler. Yaşlı ayaklardan da, başlardan da “Aşırılık” beklenemez. Genç ayaklar ilerici gerçeklikte anlamı kalmamış köleliklere karşı tepiniyorlar, genç başlar, her ne bahaneyle olursa olsun boyunlarına takılmış zincirleri koparmaya uğraşıyorlar.

Bir zaman, yalnız sömürgelerde görülen aydın gençlik ayaklanmaları evrenselleşti. Sırf Amerika emperyalizminin yarım sömürgesi haline giren batılı ileri emperyalist ülkelerde değil, Süperemperyalizmin anayurdu Amerika’da, hatta kapitalizmi kökünden yıkmış sosyalist ülkelerde bile yer yer harman yangını kadar çabuk yaygın gençlik ayaklanmaları belirdi.

Bu ne demektir? Sosyal hayatın her türlü demir pabuçlarına karşı insanların toptan kabak tadı getirmesi demektir. Ayaklanma yalnız açık faşist İspanya, örtülü faşist Amerika, Fransa, Almanya gibi dünyanın kapitalist sektöründe değil, Çin’den Polonya’ya, Yugoslavya’ya, hatta 51 yıllık Sovyetler Birliği’ne dek yeryüzünün sosyalist sektöründe de yavaş yavaş başgösteriyor. Sosyalist sektörde gençlik ayaklanmasının ekonomik ve sosyal anlamı, “herkese emeğine göre” kuralı yerine, “herkese ihtiyacına göre” kuralını gerektiren sosyalizmin yüksek konağına merdivenin dayandığıdır.

Ne var ki, gençlerin yaşlılara kafa tutuşları genelliğini yitirmez. Ve bu durum doğuda, batıda “zamane alametedir. Gençler, her yerde, 19. yüzyılın doğru yanlış formülleriyle, 20. yüzyılın düşünce ve akıl örneği kesilmek, hele egemen otorite olmak isteyenleri örümceklenmiş kafalar sayıyorlar. Atom çağının yüksek sosyalizme, sınıfsız topluma ergin kurallarını zorluyorlar. Zorlamanın sosyalist ülkelere dek uzanışı gösteriyor ki, genç insanlarda kapitalist hukuk darkafalılığına karşı uluslararası bir dayanışma doğmuştur. Kapitalizmin “Sekro Sent” sınır ve formüllerini hangi şartlar gereği olursa olsun, fazla ciddiye almak, yeryüzünün insanlık ölçüsünde düzenlenmesini emreden ekonomik determinizme uyamamak sosyalizm için dahi olumsuz sonuçlara katlanmak oluyor.

Yavuz Selim çağı (16. yüzyıl başı) ile III. Selim çağı (19. yüzyıl başı) arasında 300 yıl geçti. “Ordu-yi Hümayûn”un İstanbul’dan Üsküdar’a geçmesi hep bir gün sürerdi. İstanbul’dan Acem sınırına bir aydan önce varılamazdı. Şimdi İstanbul’dan (eski dünyanın göbeğinden) Washington’a (yeni dünyanın göbeğine) 12 saatte uçuyoruz. 24 saatte uçakla arz küremizi dolaşıyoruz. Demek dünyamız, biz Türkler için Sultan Reşat çağında (20. yüzyılın başında) İstanbul’dan Gebze’ye kadar süren mesafe kadar küçülmüştür. Yeryüzümüzün en ücra bucaklarında yaşayan en görülmedik, işitilmedik uluslar, İstanbul’un bir kaza sınırları içinde yaşayan mahalleler ve insanlar kadar birbirlerine yakın komşudurlar. Biz, 19. yüzyılın kafa işleyişini Us ve Akıl’ın son kertesi gibi satan, 1805 çakmaklı tüfeği mantıklı yaşlılar, geçmişiz karşı karşıya; birbirimizi kapitalist veya sosyalist sınırların ardından, en bıktırıcı diplomatlıklarla kuru sıkıya bombardıman ediyoruz… Emperyalizm ise, hodri meydan, 1918’den 1939’a dek 21 yıl geçmeden İkinci Emperyalist Evren Savaşı çattı. 1945’ten 1968’e 23 yıl geçti. Emperyalizmin, yalnız Kore yahut Vietnam gibi Uzak Doğuların en kimsesiz ulusçuklarına diş geçirecek savaş histerileri kışkırtılabiliyor. İç barış istedin mi King’leri, dış barış istedin mi Kenndy’leri öldürebiliyor. Boy ölçüşeceği bir güçle, tek güvendiği Evren Savaşı’nı göze alamıyor… Sosyalizm ise, dünya daha bekliyor. Geçtik kapitalizmi, yeryüzünün en büyük iki sosyalist ülkesi (Çin ve Sovyetler) halâ birbirlerine yumruk sıkıyorlar. Demek resmi sosyalizm bile müzminleşerek, hala sermaye ahırlarını temizleyemiyor.

Beride, sermaye pisliği dört beş yüzyıl sürmüş kapitalizmin, beş altı bin yıl sürmüş kapitalizm öncesi bezirgan medeniyetlerin en soysuzlaştırıcı makyavelizmini ve bizantizmini yedi iklim dört bucağa sardırıp kıyamete dek işletebileceği ile öğünüyor. Geniş yığınların Ortaçağ kalıntısı bozukluklarını oy ufaklığı gibi kullanarak demokrasicilik oyunu denilen spekülasyonda gününü gün ediyor. 1805 modeli yaşlı kafaların mantığı bu gerizde doğmuş, büyümüş olduğu için, tabakhanede çalışanlar gibi ufunetin iğrenç kokusunu artık almaz olmuşlar. Gençliğin taze duygulu burunları bu tabakhane pisliğine dayanamıyor. “Yeter” diyor. “Anladık, yeryüzünün 3’te biri sosyalizme, 3’te biri yarım sosyalizme geçmiş, geri kalan 3’te birinde emperyalizm can çekişiyor.” Sonra?

Kapitalist düzenin 3’te 2’si ölmüş. 3’te biri felç olmuş. İnsanlığın sosyalizm dirilişine inanmış, geçmiş üçte birini kes, ayır, kestik. Yarım sosyalist ülkelerde insanlığın ikinci üçte biri kıvranıyor. Onu da keselim, ayıralım. Ama, dünyamız gene “bir tek dünya.” İnmeli bunak emperyalizm duruyor mu? Yüzlerce, binlerce yıllık sınangılığı ve hinoğlu hinliği ile, dünyanın şurasına burasına kanserini aşılıyor. Kapitalizm direndikçe kankıranının zehirini yalnız geri ülkelere değil, sosyalist ülkelere dek sızdırmanın yollarını buluyor. Bu leşi kim kaldıracak?

Dünya gençliği bu kritik soruyu, belki tam bilincine varmaksızın, davranışı ile ortaya koymuş bulunuyor. Koymaya zorlanıyor. Çünkü emperyalizmin leşi kokuştukça, gençliğin en güçlü özlemleri köreltiliyor. Amerikalı gencin Vietnam gencinden, Amerika’daki genç beyazın genç siyahtan ne alıp veremeyeceği var? Hiç. Gel gör ki, polis gerek! Gel genç! Jandarma gerek! Gel genç! Gizli casus, baltalayıcı ajan gerek! Gel genç! Açık savaş, kanlı kansız ihtilal gerek! Gel genç… E, sonuç! Dalavere, malavere, hep genç Mehmet nöbete! Niye? Birkaç bin veya yüzbin, anlayışları arteryoskleroza (damar sertliğine) uğramış beyinin 1805 modeli çakaralmaz mantık kuralları bunu arzulamış… Gençlik buna dayanamıyor.

İnsanlık için artık maddece, manaca gerçek anlamı tükenmiş bayat formüller uğruna gençlik vurulmak ve öldürülmek istemiyor. Yaşamak ve herkesle birlikte en az yaşlılar kadar insanca yaşamak istiyor. Yaşlıların çoğunluğu ise, besbelli, sağlı sollu, kendi çözülememiş komplekslerini gençliğe dayatmak sadizmi ile bir hoş hastadırlar. Tümüyle gençliği dünya ve memleketle ilgilenmez, kapalı bir lonca çıraklığı durumuna katlandırmak kaygısındalar. Ezberlenmiş hazır formülleri eleştirmeksizin, tartışmaksızın ruh hekimliğinde “hebefreni”, yahut “stereotipi” denilen tekerlemekle geçinir, egosantrik erken bunak durumuna gençliği sokabileceklerini umuyorlar. Hayat ise akla gelmedik dolambaçlı yollardan yaşlı kabukları delerek ışığa fışkırıyor. İşçi gençliği teşkilatlıdır. Aydın gençlik bilinçlidir. İşçilerin teşkilat sürekliliği ve tutarlılığı, aydınların bilinç tutarlılığı ve ayıklığı ile yalnız paralel değil, kaynaşmış olmayı tek yol biliyor. Buna rağmen gençlik, dünya ölçüsünde üretimin ve toplumun bilimcil düzenlenmesinden doğacak verimliliği ve mutluluğu sezmesin mi? Buna olayların çetinliği engel. Bir yanda 100.000 mühendisin altı aylık emeğiyle elde edilecek ürünü, bir kaç dakikada başaran buyurucu aygıtlar milyarderlerin emrinde çalışacak; ötede o milyarderliğin mikroplu leşini ve frengili hırsını sürdürmek için, milyonlarca işçi ve aydın genç aylaklar ordusunda ezilip harcanacak!

Üstelik, köylü 14 yaşında evlenir, işçi 20 yaşında hayat arkadaşı bulur, yüksek öğrenimli 30 yaşına dek maddi (cinsel) ve manevi (sosyal) mastürbasyonlarla yıpranıp, kırkından sonra dünya nimetlerine el değdirebilmek için yahut erkek-kız arkadaşlığını yaşayabilmek için, hacıağayla aynı paralelde giden yetmişlik dekandan icazet bekleyecek. Üstelik, müzeye ve süprüntülüğe aday yığınla düşünce ve doktrin martavallarına papağan edilmek üzere, boğaz tokluğunu sağlamayan burs ve yurt yoksulları uğrunda, parayla sınav ve diploma satabilenler önünde fodlacı silikliğiyle susta duracak… Ve hepsine tüy dikerce, başların ta yukarı doruğunda, Tanrılar atası Zeus’un hayalinden geçmemiş yıldırımlarla yüklü Atom-Tanrı gençliğine doymayanların başları üstünde, Demokles’in kılıcı gibi sallanacak! Ne imiş? Gençliğin uysallığında ve disiplininde “sayılamayacak kadar çok içtimai fayda mülahaza edilir” imiş. Gençliğin yaşamak ve sevmek hakkı “içtimai fayda: sosyal yarar” değilse, yeryüzünü sıska sapıklarla mı dolduracağız? Gençlik, kırkına dek yaşama-çalışma-sevme düzenlerinde söz ve etki sahibi olmayacak bir terbiyeli maymun sayılacaksa, neden ve kimin için ölümleri göze alacaktır?

Bari işsiz ve aç kalmasalar. Tarihte kölelerini besleyemeyen her düzen batmıştır. Aç ayı oynatmak, en karanlık Antika çağlarda bile sökmemiştir. Bugün insanlığın üçte biri ilk okulunda sosyalizm bilincini ediniyor. Geri kalan üçte iki insanlık, bütün orta ve yüksek okullarında sosyalizmi yalan dolanla kötülemeye çalıştıkça genç ruhlarda daha çok ihtilal ateşini körüklüyor. Böyle bir dünyada mı genç köleler hem aç, hem işsiz bırakılarak kapitalizmin öl dediği, iğrençleş dediği yerde uslu uslu köpekleşip zıbarmaya boyun eğecek? Buna gençlik gelemiyor. Çünkü önüne geçilmez toplum gidişi buna hiç el vermiyor.

İşte Amerika: Dolar hayvanlaştırmasıyla, bütün kapitalist sektörünü kontrolü ve şantajı altına almış. “Uluslararası Para Fonu” gibi gizli sarraf, gangsterlik teşkilatlarının 10 tane kırk haramileri ile birbirlerini yiyiyorlar. Vietnam savaşı şunu ispatladı: İkinci kerte emperyalist canavarları ayakta durmak istiyorlarsa, Amerikan canavarının dişlerini bilemekten vazgeçmelidirler. Fransa’nın açıkça, Batı Almanya’nın arkadan, İngiltere’nin yandan yırtmaçlı kazan kaldırışları budur. Antikalaşmış Batı Avrupa Emperyalistleri, sömürge ayaklanmaları yüzünden, kendi iç ufunetlerinin irinlerini geri ülkelere akıtamıyorlar. Vaktiyle geniş sömürge imparatorlukları için zorba, külhan, sefih, avantürye kadroları olarak yetiştirmeye alıştıkları lüks yüksek tahsil gençlikleri, ansızın işsizliğin ve açlığın en utanmazıyla yüzyüze gelmiştir.

Artık geri ülkelerde bir yumurtayı doksan dokuz diplomalıya taşıtma kadroları tıklım tıklım doldu, taşıyor. Birkaç yüz şirketin memleket varını, yoğunu yabancı bankalara kolayca ipotek ettirebilmesi için gizli, açık komünizm avcılığı yapmayacak her yüksek öğretim genci, sinek avcılığına mahkum ediliyor, ve ilh. ve ilh…

Bu gidişte bir sakatlık yok mu? Bu sakatlığı görmemesi için bütün gençliğin gözüne mil çekilebilir mi? Dünyada ve Türkiye’de gençlik bu çıkmaza yol arıyor. Tanzimat’tan beri iyi, kötü her girişkenlik gençlikten gelmiştir. Milli Kurtuluş Savaşı 40 yaşına varmamış Mustafa Kemal’lerin, İsmet’lerin güdümünde başarı kazandı. 27 Mayıs genç vurucu gücün eseridir. Geçmiş çağlarınkinden kıyaslanamayacak kertede bilinçli olan bugünün gençliği, en küçük meselenin en büyük Evren problemi olduğunu unutmadığı ölçüde başarı kazanacaktır.

Yoruma kapalı.