Hikmet Kıvılcımlı – Bunalım Patlıyor

Sosyalist 22 Aralık 1970

Bunalımın Sınıf Temeli:

Türkiye’de aralıksız bunalım-kriz patlamaları nedendir? Şu veya bu becerikli veya beceriksiz kişi yönetiminden değildir. Türkiye ekonomik ve sosyal yapısında 500 Finans – Kapitalistimiz, 2000 Tefeci-Bezirgânla elele vererek, 35 milyon insanı ekonomi, politika, kültür, bilim, din, felsefe tehakkümü altında sağmal etmekle kalmıyor. Türkiye halklarını uluslararası Finans-Kapitale, emperyalizme kolu, kafası, izânı, vicdanı bağlı olarak teslim ediyor.

“Millî İrade” mi?

Bu modern 500 kodamanla, antika 2000 ortağı, üstelik bütün yaptıklarını da: Milletin dileği gibi gösterip yutturma sevdasındadır. İktidar şöyle konuşuyor:

“Devlet idaresine milletin el koymuş olması, milletin son hakem olması.” “Bu seçimdir. Bir kavşağa geliyorsunuz, milletin gözüne bakıyorsunuz. Bize yeşil ışık yakınca geçeceksinız.” (D.: Temsilcilere Söylev)
Yâni millî iradeyle gelmişler. En kabadayı muhalefet de iktidarın bu iddiasını pekiştiriyor:

“Millî İrade ile işbaşına gelindiği doğrudur.”

Bu prensibi kabul ettikten sonra, söz hakkı kalmışçasına döşenir durur ana-muhalefet:

“Ancak bu iradeyle işbaşına geldikten sonra, devlet kaynaklarını, kredi musluklarını, hazine arsalarını, maliyenin imkânlarının kendilerine yaranmak istedikleri sınıflara peşkeş çekmek değil, en çok hakkı olan işçi, köylü, küçük esnaf ve sanatkâr, memur, öğretmen, öğrenci gibi çoğunluğun kalkınma ve gelişme ihtiyaçlarına harcamak ta şarttır.” (Ulus, 7.12.1970, s. 5)

“Ancak iktidara geldikten sonra, oylarını aldıkları insanlara nasıl ihanet edildiğinin, onlardan alınan iktidar gücünü, nasıl bir avuç sermaye sınıfının hizmetine soktuğunun, Türkiye’yi bu sınıfa yağmalattığının hesabını vermenin de Millî İrade’ye dahil olduğunu unutmaktadır. Bilgin.” (a. y.)
Öyleyse? Yukarıki iki “Ancak”tan sonra gelen sözler: Olaylardır. Yâni: Doğrudur ve çürütülemez. Böyle ise “Millî İrade ile işbaşına gelmek”te, tam herkesin ve “Milletin gözünün içine baka baka” yalan söylemek olmuyor mu? Demek “İrade” varsa, o “Sermaye Sınıfı”nın iradesidir. Millete madem ki“İhanet” edilmektedir. Artık bir “Millî İrade”den değil, olsa olsa “Millî aldatış”tan, yahut “Millî ihanet”ten söz edilebilir. O zaman doğru söylenmiş olur. Yoksa kim kimi aldatacak?

Seçim Halkı Aldatmak mıdır?

Öyleyse işin içinde milletin bilmediği bir dolap dönüyor. Dolabı sermaye sınıfları döndürüyor. Oynanan demokrasicik oyunu yalnız yapılanlarla değerlendirilebilir. Bütün yapılanlar milleti aldatmak ise, seçim de bir gözbağcılıktan başka ne anlama gelir? İktidar, hiç sıkılmadan şöyle buyuruyor:

“Devlet düzeni içindeki en mühim mesele, iktidarlar nasıl gelecek ve nasıl gidecek meselesidir.” Muhalefetin olanları belirttiğine göre iktidara millet aldatılarak gelinecek, aldatılarak gidilecek demektir… Söylenenlerin başka hiç bir yorumu karın doyuramaz. Millet seçimle aldatılmasaydı ve aldatılabilir sayılmasaydı, onun oyu ile iktidara gelenler, nasıl olur da millet düşmanlığı yapmaya cesaret edebilirlerdi?.
Türkiye’deki bütün bunalımların temeli bu noktada toplanır. Ve her şey gibi bunalım da: O aldatmaca, buldatmaca, kedi kakasını yalatmaca “ihanet”inden kaynak alır. 25 yıldır Türkiye, bir iç savaş geçirirce gerilik, işsizlik pahalılık yangınları içinde kıvranıyor. O sonsuz krizlere karşı her “halkın oyu ile” gelen İktidar ne yaptı? Az çok herkes biliyor. En son AP iktidarı neler yapmakta? Basitçe sıraya koyalım.

Halkı “Develi Arslana” Yediriş:

Halk “demokrat” sözcüğüne “demirkırat” demişti. At uğurlu hayvandır, demirkırattan ne buldu? 27 Mayıs onun başını bağladı. Şimdi DP nin, “Siyasî Partiler Kanunu”nu çiğneyerek, yüzde yüz halef ve devamı olan AP “devalüasyon” getirdi. Halk onu da kendi sezişiyle “develi arslan” biçimine soktu. AP iktidarı, kimsenin gözünün yaşına bakmadı. Uluslararası Finans – Kapitalle yerli Millî Finans – Kapital gizlice anlaştılar. İktidar bir gecede her Türkiyeli müslüman yurttaşı: 100 kuruşluk malını yabancı gâvura 33 kuruşa satmak zorunda bıraktı. Aynı yurttaş, yabancı gâvurun her 33 kuruşluk malını 100 kuruşa satın almaya mahkûm edildi.

“Nark” Zorbalığı Yalancı Pehlivanlıktır:

İktidar develi arslanı milletin içine saldı. Onu insan etile beslemek için “iktisadî tedbirler” aldı. Tıpkı seçimlerde oy aşırmak için savrulan yalan başrolü oynadı. Tedbirlerin başında, göya pahalılıgı önlemek gelecekti. Nasıl?

Tıpkı eski bunak padişahların Muhzir ağa sopasıyla “Nark” (eşya fiyatı) koymak yoluna gidildi. Görünüşte fıyatlar dondurulup durdurulacaktı. Gerçekte: 100 kuruşluk Türk malını 33 kuruştan fazlasına sattırtmamak, 33 kuruşluk yabancı malını 100 kuruşa sattırmak anlamında bir uygulamaydı bu.

Asıl “sermaye sınıfları” için böyle sıkılar vız gelirdi. Bütün bezirgân ekonomiler gibi Türkiye düzeni de mallar (Emtia) ekonomisine dayanıyordu. Malların fiyatları, bu işte daha saf ve samimî olan padişah fermanını hiç dinlememişti. Onları yalnız arz ve talep (sunuş ve dileyiş) kanunu güderdi.

Bir malın, müslüman mı, yoksa gâvur mu olduğu üzerine pek damgalanamazdı… Hele yabancı gâvur malı pahalandı mı, ona benzesin benzemesin, yerli müslüman malı da ister istemez pahalanırdı. Bu yaman ekonomi kanununu önleyebilecek herhangi bir hükümet veya büyük meclis kanunu anasından doğmamıştı.

Dalavere Malavere Halk – Mehmet Nöbete:

Fiyat zartzurtunun sonucu nereye vardı? Alınteriyle çalışan işçi, köylü, esnaf, aydın yığınlarını ateş pahası içine sürüklemeye. Pahalılık, işgücünün satımı ile geçinen yurttaşları ansızın, tepeden inme bir yangın gibi sardı. İşçilerle hizmetliler ücretlerini, aydınlarla memurlar maaşlarını arttırmadıkça yaşayamayacaklarını çabuk anladılar ve ilân ettiler. Şehir halkları, elinde olmayarak sokaklara döküldü.

Köylüler, dün 100 kuruş eden mallarını, lâfta gene 100 kuruşa satıyordu. Ama o malı yabancı gâvura satan aracı antika ve modern sermaye sahipleri 33 kuruştan yukarı satamayacaklarını biliyorlardı. Köylüye ona göre, alım gücü her gün düşürülen kâğıt para ile ödeme yaptılar. Geçinemez, aç duruma düşen köylüler:“Ya toprak, ya iş” istemeye giriştiler.

Grevler, direnişler, gösteri yürüyüşleri aldı yürüdü.

Vergi Demoklesin Kılıcı:

Bunun üzerine iktidar hangi çareye başvurdu? Bir yanda pazar fıyatıyla 33 kuruşa düşen köylü ürünlerini ve işçi işgüçlerini göz boyamak için 40 kuruşa alır görünecekti. Ötede, avuçlarına geçen paranın su gibi gittiğini gören kapıkullarını, sivil asker memurlarını umutlandırmak gerekti. O da, yaslaları tepinerek kıracak Osmanlı beygirlerine çekilen yem borusu çalmaya benzeyen Personel Kanunu‘nu üfledi durdu.

Bütün bu tertipler para isterdi. Para kimden alınacaktı? Vergi yükünün en ağırını taşıyan işçi, köylü, esnaf, memur, aydın ve benzer çalışanlardan. Sıra sırayeni vergiler, bakanlar heyeti kararnameleri birbirini kovaladı. Vergiler, eski usulle, gene fakir fukara halktan alınıp şirketlere (Finans – Kapitale) vehacıağalara (tefeci – bezirgânlara) verilecekti. Devlet kapitalizmi denilen sömürü biçimi bu idi.

İyi ama, halkın verecek, kursağındaki lokmasından ve bacağındaki donundan başka nesi kalmıştı? Dibi delik fıçı sırf vergilerle doldurulamaz oldu.

Ortak Pazar’a Yutuluş:

O zaman, Şirketlerle hacıağalar kestirmeden gittiler. Eski batakçı Osmanlı derebeğiliğinin yoluna başvurdular: Ödünç – İstikrâz!.. Batı kapitalizmine el açtılar: Ne var ki, o güne dek aldıkları ve çarçur ettikleri yabancı gâvur sadakaları ile, Türkiye’yi yüz yıl altından kalkamayacağı borçlara boğmuşlardı.

Yabancı emperyalist devletler de, daha fazla ödünç para verebilmek için Türkiye’yi yabancı sermayeye ipotek ettirme zamanının artık gelmiş, geçmek üzere olduğunu sezdirdiler. İpotek: bütün gazozcu ve montajcı yatırımlarla çoktan pekiştirilmişti. Şimdi toptan yer altı madeni, petrolu, yerüstü varı yoğu ile tüm Türkiye yi Ortak Pazar’a yutmak gerekti.

Vatanları Satanlar:

Ortak Pazar’a girmenin, hele küçük ve geri bir ülke için yeniden sömürgeleşme olduğu ortadaydı. Bu girişımin millî sınırları hiçe saymak olduğunu, artık sollar bir yana, sağların en sağı olan “Millî Nizam” partisi ele aldı. Genel Başkanı Molla Profesör, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne verdiği Gensoru önergesinde şunları açıklıyor:
“Ortak Pazar Sevr Anlaşmasından daha ağır hükümler getiriyor.” Bu hükümler “hükümranlık haklarımıza” aykırıdır. “Şehit kanıyla alınan topraklarımızı parayla satabilecek babayiğit varsa görelim.”
Kendi sorusuna kendisi karşılık verirce, “babayiğit”i parmağıyla gösteriyor:

“Demirel hükümeti, bu anlaşmayı bir ticaret anlaşması gibi göstermektedir. Aslında anlaşma, Avrupa ile tek bir devlet olmak gibi siyasî ve ideolojik amaçları gizlemektedir.” (Gazeteler, 13-12-1970)

İş buraya gelip dayanınca, şirketler ve hacıağalar ne yapabilirler?

Yeryüzünün her geri ülkesinde Finans-Kapitalin casus ağlarıyla kurduğu faşist cunta iktidarı getirilir. Kendi yarattığı ve azdırdığı sözde “anarşi” ortadan kaldırılmak istenir. Yâni, vatanın ve milletin satıldığını süngü gücü ile hiç olmamış göstermeye çalışır.

Birinci Kuvayimilliye Lideri İ. İ. Paşa Çorlu ilçe kongresine şunları bildiriyor:

“Bugünkü devlet ve hükümet yokmuş gibi, rast gelenin sokağa hâkim olduğu çekişmesi sona ermelidir.”

Finans-Kapital tehakkümü bu dileğe ne der? Komando silâhlandırır. Bununla birlikte rüzgâr eken fırtına biçer. Çünkü Türkiye’nin silâhlı güçleri: Ne padişah ordusudur, ne Yunan kralı kuludur. Yüz elli yıldanberi gerekince padişaha karşı vatanı ve milleti savunma geleneğini yaşatır. Ya bu yol 27 Mayıs gibi daha derin halk bilinci ile dirilirse?

Onun için kimse ordu ile şaka etmek istemiyor. Ama, böylesine göze batan Finans – Kapital provokasyonlarına sonuna dek dayanabilecek mi?

İsrail Tekesi:

Şinıdi, Bunalımın temel nedeni, artık herkesin “bozuk düzen” dediği: Finans-Kapital tekelciliği ile Tefeci-Bezirgân vurgunculuğudur. Yâni Türkiye’ye tehakküm eden modern ve antika iki sınıf: Tekelci ve vurguncu imtiyazlarını sistemleştirmişlerdir. Bu sistem sürüp gittikçe, iki tehakkümcü sosyal sınıf içınden şu veya bu kişiyi yahut aileyi parmağa dolayıp yapılan tahrikât ve propagandaların anlamı nedir?

O iki tekelci ve vurguncu sınıfı zemzemle kusursuz melâikeler gibi korumak istiyorlar. Onların egemen oldukları sisteme bireycil tekel ve vurgun bozuk düzenine toz kondurmamak için, şu veya bu kişiyi, bilemedin şu veya bu aileyi hepsi hesabına kurban edip soygunu kıyamete dek sürdürmektir. Her zamanki çok örneklerinden İsrail tekesi oyunu bilinir. İsrail oğulları her yıl, toplantıları ortasına bir teke koyarlar ve o yıl içinde yedikleri bütün herzeleri, işledikleri tüm günahları o tekenin yaptığını söylerler. En sonunda bütün günahları yükledikleri tekeyi keserler. Tanrıya iletilen bu kurban, İsrail oğullarını tertemiz etmeye yarar.

Türkiye, Orta Doğu gelenekleri ile, ikide bir egemen politikada işlenmiş bütün suçlar için öyle bir günah çıkartma tekesi bulmakta pek ustadır. DP çağının günah tekesi: Menderes oldu. Astık kurtulduk. Menderes’i Menderes yapan ve oynatan ası. (Tefeci – Bezirgân + Finans – Kapital) sınıfları anadan doğma suçsuz“piyrü pâk” sayıldılar. Tekel ve vurgun, eskisinden daha görülmedik ölçülerde aldı yürdü.

Tekeyi de Unutturacak Kuzu Kurbanlar:

AP çağı için daha yağlı bir günah tekesi bulundu: Demirel-gil. Elbet onlar İsrail’in Tekesi kadar “mâsum yaratık” değildirler. Ama, Demirel’leri, atandığı şirketin başından çekip alarak AP’nin ve hükümetin başına dikiveren yerli – yabancı Finans – Kapitalistler zümresi, bütün günahlarını kukla Demirel’i kurban etmekle bağışlatabilir mi?

Görünürde: Bütün siyasî partiler, görünmezde: Bütün Finans – Kapitalistler ve Tefeci – Bezirgânlar o İsrail tekesi törenini kutluyorlar. Delik deşik olmuş batan tekelci ve vurguncu gemilerini bir yol daha kurtarmak için safra atıyorlar. Bütün suçu Demirel’e yükleyip, onu kurban etmekle göz. boyuyorlar. Ortalığı kaplayan “demokratik” telaş ve heyecan o ortaoyununun sahneye konuluşudur.

Dahası var.Politika oyuncularımız her zaman bir taşla iki kuş vururlar. Ve halkın iflâhını keserler. “Sol”un içine sokulmuş kışkırtıcılar sayesinde, daha şimdiden “Kaç ben kurtarayım!” deniyor kutsal “rejime”. İğneli fıçı önünde “kuvvetli adam” rolleri öne geçmiştir. Artık ne Finans – Kapital tekelciliği, ne Tefeci – Bezirgân vurgunculuğu hatırlanılmaz:

“Gençlik olaylarının ne olduğu ve nasıl düzeleceği MİLLETIN EN ÖNDE gelen MESELESİ’dir.” “Toplasanız bin kişiye varmıyacak, öğrenmekle ïlişiğini kesmiş insanlar… Bilimsel sosyalizme “Türkiye halklarını” hazırlamak… Vatanı parça parça etmek yolunu tutmuşlardır.” (İ. İ., Ulus, 16.12.1970) denir.
Provokatörlerle sapıttırılan gençlerden de Günah Tekesi aranıyor. Zorlamayla bulunabilir de.

“Milletin EN ÖNDE gelen meselesi”: İşsizlik ve pahalılık kanseri ısmarlama kurbanlarla tedavi edilebilir mi? Yazık ediliyor insanlarımıza. Vatanı Ortak Pazar’a “parça parça” değil, toptan sunmak nasıl Vatan Kurtaran Şâban’lık olur?

Yoruma kapalı.